Jack’in oyuncakları
13 Oca 2012 Yorum yapın
İşin gerçeği şu ki, görmek istediğim en az 5 yeri göremeden ayrılacağım Londra’dan. Tekrar gelmeye de üşeneceğim muhtemelen. Sonrasında aklıma geldikçe “ahh ya, onu da yapsaydım” larla dolacak zihin tahtası.
En azından bazı açılardan içim rahat. Cevdet burda doya doya eğlendi, biliyorum.
Salı günü akvaryuma gittik, hala, anne, Cevdet. Akvaryum’un yeri şahane. London Eye’in yanı başında, önünde durup baktığında parlamento binasını tüm güzelliğiyle görebiliyorsun. İstanbul’daki akvaryumla kıyaslarsak fakir ve küçük burdaki, ama yine de yarım günü bir çocuğa hediye etmek için harika bir yöntemdi.
Köpekbalıklarını, Nemo’yu ve penguenleri görmek istedi en çok. Aradaki türlerde tablodan balığı seç, havuzda ara oynadık. Eğlenceli oldu.
Tabii ki çıkışta yine arabasında uyuyakaldı, biz de halasıyla beraber South Bank’te bir kahve içecek, bi soluk alacak zaman bulduk. Sanat faaliyetlerinin yer aldığı Royal Theatre binasına girip broşürleri uzun uzun okuduk.
O gün gündüz uyuyan Cev gece tabii ki çok geç yattı ama değdi doğrusu.
Çarşamba günü de Chiswick house diye bir yere gitmiştik. Aslında amaç yol üstündeki parkta ve Chiswick house’un bahçesinde gölde yüzen ördek ve kuğulara ekmek atarak yorulan Cevdet’i arabasında uyutup kuaföre gitmekti. Plan işledi ama Cevdet uyumadı. Ben saçımı kestirene kadar direndi, sonrasında kitapçıya doğru yürürken uyuyakaldı. 2 saatlik uyku süresinde biraz alışveriş yapabildi annesi de. Gece kaçta uyuduğuna ise hiç değinmiyorum.
Bugün ise başka bir güzel gün oldu Cevdet için. Sabahtan mahalle kütüphanesine gidip çocuk kitapları mevkiine konuşlandık ve hangi kitabı istiyorsa okuduk. Sonra eve gelip öğle yemeği yedik ve halasının arkadaşını ziyarete gittik. Jack Cevdet’ten 3 ay kadar küçük, annesi Alman babası İskoç. Londra doğumlu tatlı mı tatlı bir lokum. Hemen tüm oyuncaklarının Cev böcüsüyle aynı olması da harika oldu. Gerçi Jack TV’de Pingu’yu seyretmeyi tercih etti ama Cevdet oyuncakların tadını çıkarmaya yemin etmişti bir kere. Oradan ayrılırken “teşekkür edebilirsin” dediğimizde “Thank you very much” demesi herşeyi açıklıyordu zaten.
Eve dönerken yolda uyumaması için kırk takla attım. Oyster kartımda (kent kart veya akbil gibi bişey) kontör kalmadı, yürüsek uyuyacak. 2 durak için otobüse 2.3 pound ödedim pintilik hak getire. Neyse, geldik eve, yemek hazırladık, yedik falanç Cevdet cin oldu. Konuşa konuşa bitiremedi laflarını. Üstüne Jack’e hediye kitap seçerken bayılıp Cevdet için aldığım 2 kitap da tuz biber oldu, 3er kere okundu. Işıkları söndürene kadar uyumadı deli adam, neyse şimdi huzur içinde yatağında.
Bu hafta eşim de yoktu, çok yoruldum gerçi ama Cevdet’e çalışmış olduk. Şansımıza hava soğuk değil, yağmur yağmadı hiç. Dışardaki faaliyetleri, park, oyun vb türü şeyleri saat 2ye kadar bitirmek gerekiyor şu anda burda. 2den sonra rüzgar çıkıyor ve soğuyor hava. Zaten4te de kararıyor tamamen. Değişik memleket. Alıştım ya özlerim artık keratayı.
Daha İtalya vs Londra, Londra’da sevdiğim yiyecekler ve mekanlar gibi şeyleri yazacağım. Buraya not düşeyim yazmazsam dürtükleyin.
Hadi ben de uyuyayım artık, iyi geceler.
Phantom of the Opera ve sonrasından…
10 Oca 2012 1 Yorum
Sevdim ben Londra’yı.
Londra demişken, İtalyancası da aynı, ordan almışız herhal…
Londra görecek ve yapacak pek çok şeyin olduğu, hayatın yanınızda birileri varsa güzel geçtiği bir şehir.
Buraya gelmişken bir müzikal görmezseniz olmaz diyince eşimin ablası, ve dahi Cevdet’e seve seve bakacağını da söyleyince gözlerim parlamıştı. Sonrasında bize The Phantom of the Opera‘dan 2 bilet almıştı. 5 Ocak 2012 saat 14:30, tarihi tiyatro salonunda yerimizi almış heyecanla bekliyorduk oyunu.
Allahım, tiyatroya gitmeyeli 3 yıldan fazla olmuş. Koltuklara oturunca fark ettim ve de özledim. Tiyatro bir zamanlar hayatımdaki en önemli şeylerden biriydi, çok zaman oldu gerçi.
Sonra gösteri başladı. Daha ilk planın sonunda seyirciye doğru uçan kocaman avize güzel şeyler yaşayacağımızın işareti gibiydi. Sonrasında muhteşem dekor, harika kostümler, ama dahası o harika sesler, özellikle de Christine rolündeki Portekizli hanımın sesi… Hepsini çok beğendik ve çok etkilendik. 2,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadım. Eğer Londra’ya yolunuz düşerse ve bebeğinize bakacak birini bulabilirseniz mutlaka önceden biletlerini edinin ve seyredin. Biletler çok uzun zaman önceden tükeniyormuş, şans… Sonra çıktık, akşam çökmüştü bile. Soğuk yüzümüzü yalarken metroya yürüdük.Tıkış tıkış trende eve döndük.
Bir sonraki gün National Gallery’ye gitmeye karar vermiştik. National Gallery Londra’nın Taksim meydanı diyebileceğimiz Trafalgar Square’de yer alıyor. Burası ve çevresi yürümek ve etrafa aylak aylak bakınmak için güzel yerler. Metrodan inip müzeye yürüdüğümüz esnada Cevdet’in pusetinde uyuyuvermesi Allah’ın bi lütfuydu. Monet, Renoir, Van Gogh, Cezanne, Vermeer tabloları var National Gallery’de. Dahası da var, Caravaggio, Michelangelo, Raphael, Da vinci… O tabloları gördüğüm için çok şanslı hissettim kendimi. Fazlası için BURAYA bir bakın derim.
Müzeden sonra tam karşısındaki Pret a Manger’da tavuklu avokadolu sandviç yiyip yürüyüşe geçtik. Regent caddesi üzerinden Oxford caddesinin sonuna kadar yürüdük. Oxford cd. de nihayet bir Mothercare bulup Cev böcüsünün 2012-2013 kış gardrobunu genişlettik.
Oxford ve Regent st. civarı çok kalabalık, özellikle de indirimlerin devam ettiği şu günlerde… Ara sokaklardan yürüyerek devam ettik bazen, aralarda çok şirin yerler gözümüze takıldı.Oldukça sevimli (ve pahalı) dükkanlar vardı. Cuma akşamını adını hatırlayamadığım bir semtte, bir İran restoranında tamamladık. Porsiyonlar her zamanki gibi, inanılmazdı.
Sonrasında cumartesi… Notting Hill semtinde (bak bak öğrenmiş de ahkam kesiyor) Portobello sokağında antika pazarı kuruluyor. Nicedir uzaktan sevdiğim fincanlardan alabilir miyim diyerek buraya gidelim diye tutturdum. Havayı da ılık gördük çıktık dışarı. Hava oysa soğuk mu soğukmuş, bu ayrı konu.
Portobello sokağı ve etrafı çok sevimli. Bir çok antika dükkanı var bu civarda. Hepsi normal fiyatının 2-3 misli ürünlerin. Etsy’den alışveriş yapın Portobello’yu uzaktan sevin. Pazarlık mezarlık derken 2 fincan ve 2 pasta tabağına 15 poundla kurtardım kendimi bu antik dünyadan. Yine de satılan herşeyde gözüm kaldı, nostaljiye düşkün insanların her objeyi uzun uzun inceleyerek saatlerini alır burada dolaşmak. Çocuksuz gidilesi bir yer.
Sonrasında eşimi İtalya’ya yolladık pazar sabahı. İzni bitti, ben Cev kuzusuyla 1 hafta daha burdayım. Bu haftayı parklara adadık. Her gün parka götürüyoruz Cevdet kuşunu. Sincap kovalıyor, kumla oynuyor. Şansımıza yağmur da yağmıyor..Yarın da akvaryuma götüreceğiz hayırlısı…. Yolda uyuyakalmazsa tabii
Müzeler arası seyahat acentası
06 Oca 2012 Yorum yapın
Günlerden dün idi ve elcağızı kapıya sıkışan Cevdet kuzusu Science Museum ile buluşmuştu. Müzenin ilk katındaki envai çeşit uzay araçlarinin, astronot maketinin ve onların yanındaki alakasız arabaların, öncesinde büyük buharlı motorların tamamını incelemiş ve en son kendi yaşına uygun olarak tasarlanmış keşif odasında iyice yorulmuştu. Yorgun Cevdet, Cevdet’in en sevimsiz kimliklerinden biridir, karşılaşmak istemezsiniz. Buna “aç Cevdet” tribi de eklenince pusetine koyayım açık havaya çıkıp bir kaç yüz metre yürüyeyim de uyusun planları kurmaya başlarız hain hain. O gün de öyle oldu. Kabanını giymeye ikna olması için penyesiyle dışarı çıkardık. Sonrası bilinen öykü, değil, Doğal Tarih Müzesi balonları dağıtan sempatik bir amcanın eşimin eline balon tutuşturmasıyla olay ilginç bir hal aldı. Cevdet ve balonu uyumaktan vazgeçmişler konuşmaya başlamışlardı. En azından sevimliydiler ve bu halleriyle bir kaç metro durağı ötedeki British Museum’a ulaşırken belki yolda uyurlardı.
Londra metrosu (Piccadily line-tube denen yer) bebek arabalı insanlar için insan haklarına aykırı bir yer. 1928 yılında yapılmış duraklar ve tüneller görünce bunu anlayışla karşılayabiliyorduk gerçi. Yine de içinde Cev olan puseti iki tarafından kavrayıp taşırken önümüzden çekilmeyen “kaba turistler” hayatı çekilmez hale getirebiliyordu. Neyse ki Cevdet uyumadan British museuma yakın olan Holborn durağıan vasıl olmuştuk. Puseti kavrayıp günyüzüne çıkınca gözümüze bir Lübnan restoranı ilişti. HIBA. Bizden kaçmaz, hemen gittik yerleştik. Siparişi verdik. Uyanık ve aç Cevdet, uyanık ve tok Cevdet oldu bu sayede, en azından. Porsiyonların devasa boyutta olması dışında bir sorun yaşamadık, konuksever Arap garson abi Cevdet’i memnun etmek için çıkarken bir dilim de baklava ikram etti.
Acaba sonra ne oldu?
Cevdet baklavasını yer, balonunu severken pusetinde… uyudu. Annesi ve babası British Museum’u huzur içinde gezebildi.
British Museum, İngilizlerin tarihi başarılarından biri olsa gerek. Bazı devlerler çeşitli savaşlarla birbirine girmiş, herşeyden bihaber, kendinden bihaber deviniyorken usulca yanaşılıp aşırılan binlerce güzellik burada dinleniyor. Aklınıza gelebilecek her medeniyetten iz bulabiliyorsunuz.
British Museum’u gezmesi yorucu, öyle böyle değil labirent gibi bir bina. O yüzden gitmeden önce internet sitesinden veya bir bilenden müzedeki eserlerin içeriği hakkında bilgi alıp öncelikli odalarınızı belirlemelisiniz. Müzeye girdiğinizdeki enerji seviyeniz gezdikçe düşecek, o yüzden ilk önce en çok görmek istediğiniz yerleri gezin.
Biz önce Antik Mısır’a ait eserlerin, heykellerin sergilendiği 4 nolu odaya girmişiz (asansör arıyorduk aslında). Ordan Mısır, Suriye, İran, Irak derken Türkiye’yle kavuşup antik çağlardan kalma buluntularımızla selamlaştıktan sonra haritayı algılar seviyeye geldik. 3. kattaki Mısır buluntularına çıkmayı bu aşamadan sonra başardık. İnsan ve hayvan mumyaları, Mısır’a ait kültürel enstrümanlar, bazı yerlerde Hz. Musa’yı kovalayan firavun olduğuna dair bahisler çıkan (hatta bir de belgeseli olan) erkek cesedi burada yer alıyordu. Bu cesetten etkilenmemek çok zor. Dizlerini karnına çekmiş, başı yana doğru hafif dönmüş, sanki yüzünü avuçlayacakmış gibi bükülmüş elleri. Bana ürkütücü gelen şey ise, bütün mumyalar ve cesetler ve dahi kemikler, hepsi bir zamanlar bizim gibi bir insandı ve öldükten binlerce yıl sonra bir müzede gelip geçenin hayret etmesi için mi yaşıyorlardı? Üzülüyorum. Onların yerinde olmak istemezdim sanırım.
Mısır buluntularından sonra 21 nolu odaya, Halikarnas Mozolesini ve Fethiye’den götürülen mezar odayı görmeye indik. Halikarnas mozolesinin bütün kabartmaları 21 nolu odada sergileniyor, tapınağın kendisi değil sergilenen aman bizim gibi şaşırmayın nerde sütunlar diyerek. Hemen yanındaki odada ise Fethiye’de bulunduğu belirtilen 5m. yüksekliğinde 1-2 metre genişliğinde kral mezarı var. Sağlam çalışmış arkadaşlar, biz uyurken…
2 saat kadar sürede uzak doğu ve afrika uygarlıkları hariç heryeri gezebildik ama çok da yorulduk. Müzeden çıktığımızda hava kararmıştı zaten. Sürüne sürüne metroya gittik ve 45 dakikalık metro+otobüs yolculuğu sonrasında eve ulaştık.
Nehrin kıyısındaki bu güzel evi ve burda içtiğim İngiliz çaylarını sanırım hiç unutmayacağım…
İklimlerden Londra
04 Oca 2012 12 Yorum
in Uncategorized Etiketler:Londra
Thames kıyısında, South West olarak adlandırılan kısımda uzak doğudan alınmış birbirinden değişik eşyalarla döşenmiş huzurlu bir salonda yazıyorum ilk Londra yazımı. Bir haftadır buradayız, 2012′ye leylek misal girmiş olduk.
Cevdet’in halası ve eşi bizi güzel evlerinde misafir ediyorlar ve böylelikle bu şehre sadece gezmeye değil yaşamaya geldiğimizi anlıyoruz.Sabahleyin, görülecek yerleri 3-5 güne sığdırma telaşından azade uyanıp (Cevdet’in “anne bana mama veğ, ben acıktım” sesiyle) ailecek bir masada kahvaltı etmek, kahvaltısını erken yapan Cevdet’in cam duvardan nehri seyrederken bize anlattıklarını dinlemek, sonra çayı tazelemek için kalkınca minik yavrunun yalnızlığa daha fazla tahammül edemeyip ayaklarımıza sarılması…Bir telaş giyinmek ve Cev’i de dışarı çıkmaya ikna etmek, sonra otobüs, sonra trenle gidilecek yerlere gitmek…
Londra bize hiç yabancı gelmedi, sanırım hiç kimseye yabancı gelmez. Gördüğüm bir kaç şehir bir kaç ülke oldu, bunların arasında Londra kadar etnik kimlik aşuresi bir şehir hatırlamıyorum. NY bile bana daha az kozmopolit gelmişti. İlk başlarda bu çok kimlikli yapıyı yadırgasak da kısa bir süre içinde alıştık İngilizce’nin farklı aksanlarını duymaya ve hayatımızda daha önce hiç duymadığımız dillerin ne olduğunu anlamaya çalışmaya…Gezmek için ilk sıralara koyamam kesinlikle burayı ve abartılan güzelliğinin bir pazarlama başarısı olduğuna inancım sonsuz ama yaşamak için güzel bir şehir. Şöyle 5000 pound gelirim olsun, 2-3 sene yaşayayım Londra’da dedim.
Güneş şu anda 16:00 gibi batıyor. Sabah erken de kalkamıyoruz, o sebeple günlerimiz sonbahardaki İtalya gezilerimizde olduğu kadar dolu dolu geçemiyor burada. Bir müze gezdiğimizde iptal oluyoruz çoğunlukla. Bir kaç gün = Bir müze + Lübnan lokantasında veya türevi etnik bi mutfakta yenen yemek, sonra eve dönüş, çay demleme, film + şarap veya çay (Cevdet’in uyanık olmasıyla bağlantılı olarak) sonra da uyuyakalmak şeklinde özetlenebilir. Bir günümüzü de kırmızı turist otobüsünde Hop On Hop Off ve Thames turu yaparak, sonrasında Taş Pide’ye ( Tate Modern müzesini geçin, sağda Shakespeare Globe’u da geçin ve hemen sağa dönün, işte o sokakta leziz yemekleriyle bir Türk lokantası var) South Bank üzerinden yürüyüp yemek yiyerek ve bu sefer Millenium Bridge’den San Pauls Katedrali’ne yürüyüp (buzz havada) otobüs + otobüs ile eve dönerek güzelleşti. 2 gün sadece alışveriş yapmak için Cevdet’siz çıktık, birinde Westfield AVM’ye gittik, diğerinde de Kensington High Street’de dolandık.
Devlete ait müzeler bedava (Madame Tussaud’s özel, o ücretli) , inanılır gibi değil. Müzeler çok da güzel aynı zamanda. Victoria &Albert’s Museum, Natural History Museum ve Tate MOdern’ı görebildik şu ana kadar. Görmek istediklerimiz listesinde benim 4 eşimin 2 müze daha var.
Victoria&Albert Museum’u çok sevdim, burada çok fazla fotoğraf çektim, ayrı bir yazı olarak düzenlemek istiyorum orayı. Dekoratif objeler, halılar, seramikler, gümüşler, cam işleri, dünyanın farklı yerlerinden bir araya getirilmiş her türlü harika parça kendilerine ait bölümde sergileniyor ve zevk sahibi olmaya abile bir zevk katma iddiasında bulunmayı hak ediyor. Özellikle porselen ve cam bölümlerinde kalabildiğim kadar kalıp bakabildiğim kadar baktım, güzel olanları zihnime iyice kazımaya çalıştım. Bu müzenin mimarisi de oldukça enteresan, büyük bir labirent gibi ve gezmek için en az 2 saat ayırmanızı tavsiye ederim. Geziniz bittiğinde oldukça yorulmuş olacaksınız, müzeye çok yakın olan South Kensington’da bir Lebanese Restoran ve onun 2 yanında bir Belçika Restoranı var. Her ikisi de çok güzel mekanlar, fiyatlar da turistik bir yer için normal seviyede.
Diğer bir ziyarete ettiğimiz müze Natural History Museum. Burası dinazor iskeletlerinin ve gerçeğiyle birebir uygun modellenmiş hayvan figürlerinin, dünyanın farklı yerlerinden toplanmış binlerce türün sergilendiği acaip bir yer. Bir T-rex maketi var ki aman Allah, çocukluğumda dinazorlara çok meraklıydım ve en ziyade korktuğum dinazor T-rex idi, kendisini demire plastiğe bürünmüş karşımda görünce çocukluk sanrılarım ve ben, topukladık
Bu müzeden çıkınca akşamımızı Covent Garden’da geçirdik. Covent Garden alternatif bir meydan, etrafında barlar, bir çok restoran, alışveriş yapılabilecek şık dükkanlar ve hediyelik eşya alabileceğiniz bir çok stand var. (Nostaljik reklam magneti, duvar panosu vs satan güzel bir stand görürseniz, iç köşede, bir merhaba diyin, Türk onlar) Biz gittiğmizde hava çok soğuk olduğu için sokak sanatçıları tek tük idi ama yazın burası cıvıl cıvıl oluyormuş diyorlar.
Yarın planımızda bugün eli kapıya sıkışıp yüzük parmağına kan oturan, parmağına bakıp bakıp üzülen Cevdet’i Science Museum’a götürmek var. Ordan çıkınca bebik arabasında uyuyacak biz de hava durumuna bağlı olarak araya bişiy daha sıkıştırabilir miyiz diye umutlanacağız.
Geldiğimizden beri hava mevsim normallerine göre ılık gidiyordu, dün güneş doğdu sevindik ve ince giyindik amma yanılıyormuşuz. Geldiğimizden beri en soğuk gün o güneşli gündü. Bu sabah ise fırtınayla uyandık ve bazı planları iptal edip evde kaldık ama öğleyin enteresan bir şekilde o korkunç bulutlar o çılgın yağmur bir bulutun önüne düşüp aldı başını gitti. Biz iptal ettiğimiz planların ardından bakakaldık, o esnada küçük Cev elini kapının menteşesinin olduğu tarafa sıkıştırdı ve üzüntü ve muz kabuğu…
Hayat ne acaip vapurlar felan…
Burdan isteği olan varsa desin, alışveriş listemde tek maddem eksik şu anda, İngiliz çay fincanları ve o minik, nostaljik desenli pasta tabakları…
Sensiz, olmaz ki sensiz
20 Ara 2011 1 Yorum
’93 tü yıllardan galiba, ben 11 yaşında.. O zamanlar Kayahan var şarkıların prensi. TRT’de görebilirsek dinliyoruz şarkılarını.
Bu şarkıyı çok seviyordum küçükken, büyüdüm hala seviyorum. Mustafa Ceceli çok güzel söylemiş. Hayranım kendisine…
Laleler ne zaman açar?
19 Ara 2011 1 Yorum
İçimde lalelerim 4 mevsim çiçekli, lale zamanı tüm zamanlar.
Lale özlediklerimi simgeler, kopup geldiğim toprağımı, uzak kaldığım parçalarımı, suskunluğu ve yalnızlığı… Yalın ayakla yürüdüğüm sıcak şehri, gölgeli bahçelerini, en çok da onlu yaşlarımın sonunu.
Dün gece rüyamda lale bahçelerinde gördüm kendimi, tıpkı bir zamanlar İstanbul’da görmekten çok zevk aldıklarıma benziyorlardı. Havanın aniden soğuduğu Napoli kışına güneş gibi doğdular. Uyandığımda gerçekten güneş doğmuştu, günlerdir devam eden fırtına ve günlerdir gökyüzünü kaplayan kara bulutlar gitmişlerdi. Uyandığımda…
Sonra kendimce bir şeyler yaptım eskiden çektiğim ve çekilen lale fotoğraflarından. Bir kaç senenin kendi hayatımda çizdiği değişimlere hayret ederek, orta yaşa doğru ilerlerken nefesin kısalığına şaşırarak ve ölümün tek gerçek olduğunu adım adım fark ederek suskunlaştığım şu günlere laleler renk kattı.
Bir gıdım bişey çizemedim haftalardır. En azından bir kaç kolaj, eski fotoğrafları anımsama iyi olurdu.
Sonra hep aklımda Osmanlı lalesi, incecik uçları ile ne kadar zarif. Parmaklarının ucuna basarak yürüyen gizemli bir hanımı anımsatıyor, ya da ince uzun parmaklarıyla kanun çalan kederli bir beyefendiyi. Boynu büküktür ikisinin de. Belki de birbirlerinden habersiz büyüttükleri bir sevda vardır karşılıklı, bilmezler, bulmazlar. Kavuşmamakta gizlidir hayat. Kavuşamadıkça yaşayacak aşk…
Bir tepenin üstünde ulaşılmaz bir güzel, Orvieto
15 Ara 2011 1 Yorum
Orvieto’ya gideli o kadar uzun zaman geçmiş ki kelimeler yitip gitmeden yazmalı dedim. En azından tutabildiklerimle bu uzak güzeli tarif etmeli.
Şehri otobandan Floransa’ya giderken sol yanımızda gördüğümüz vakit “bir gün mutlaka” demiştik, “gidilmeli, görülmeli”. Uzaktan volkanik bir tepedeki asil ve kızıl görünüşü o kadar büyüleyici ve gizemli ki sokaklarını merak ettiriyor ölümlülere. O sokaklar da ben de yürüsem, geçsem, iz bıraksam, o şehir de bende iz bıraksa, bir resme dönüşse içimde, bir hikayeye…
(Uzaktan nasıl göründüğünü merak edenler için bir TIK)
Kurban bayramında Toscana’yı dolaştıktan sonra eve dönüş yolunda uğradık Orvieto’ya. 2-3 saatimizi bir zamanlar kim bilir kimlerin yürüdüğü sokaklarda geçirdik. Toscana ve civarı tepe kasabalarından etkilenmemek mümkün değil. Rengarenk ve muntazam üzü bağları tepeden eteklere doğru inerken ruhunuzu bin bir kızıla boyuyor, o başka… Ufuğa kadar devam eden farklı peyzajlar başka başka… Sokaklarda aniden önünüze çıkan seramikler başka güzel.
Aniden önümüze çıkan modifiye kırmızı araba, o dar cadde ile ne kadar uyumlu. İtalyan mimarisi dışardan çok cezbedici.
Cevdet’in almak için yalvarıp ağladığı ama çok istiyorsan fotoğrafını çekebilirsin bitanem cevabından başka cevap alamadığı model otomobil, 250€. Fotoğraf sanatçımız tabii ki Cev böceğisi.
Siesta zamanı bommmboş cadde
Şehrin bir ucundan diğer ucuna yürüdüğünüzde güzel bir parkla karşılaşıyorsunuz. Bu parkın girişinde surlardan muhteşem vadiyi izleyebiliyorsunuz.
Hal-i pürmelalim
12 Ara 2011 9 Yorum
İniş ve çıkışlarıyla kendi içinde garip bir düzen şu hayat. Bazen için dışın ilhamla, neşeyle, aşkla dolup taşarken bazen tam tersi olabiliyor. İstemiyorsak da dibe doğru çekildiğimizi hissettiğimiz ve elimizin kolumuzun bağlı olduğunu fark edip, tükendiğimiz zamanlar…
Son 2-3 haftayı anlatmak sadece şikayet olacak. Oysa ki ben buraya artık hep güzel şeyleri yazmak istiyordum. Bazen zihnimi bir yerlere boşaltmak için yazmak gerekiyor. Bu da o anlardan biri olmalı. Cevdet bana verilen bir hazine, onun annesi, bir yaşa kadar öğretmeni, rehberi, hayata hazırlamakla görevli memuruyum. O benim malım değil, güdeceğim koyunum da değil. Kendi ruhu, kanı, canı, benliği olan bir tomurcuk. Açmaya durdu şimdi. İşim ağır, izni, istifası, kovulması vs yok. Şu aylara kadar da zamanın %99unda başarıyla götürüyordum bu işi. Sabırlıydım, ilgiliydim, elimden gelenin fazlasını verebilecek enerjim de vardı. Lakin, bana bişeyler oldu. Ya da yavruma bişeyler oldu. Bilemedim. Bu 2.5 yaşı ben hiiiç çözemedim. Okuduklarım, düşündüklerim, hissettiklerim, kendi benliğim, hayatım, bedenim, yapmam gerekenler, yapmak istediklerim, yavrum, dünüm, saçlarımdaki beyazlarım, mesafeler hepsi bir anda başıma üşüştü sanki.
Son 2-3 haftadır Cevdet başka bir frekansa geçti. Bu frekansın yaydığı titreşimleri cümleye dönüştürürsek:
* Dediğim dedik çaldığım düdük,
* Annem diyorsa umrumda olmaz,
* Yemek yemem abur cubur isterim, en sevdiğim yemeklere bile burun kıvırır annemi hizmetçi gibi hissettirmek için elimden geleni yaparım
* Keskin bıçakla oynamak için 15 dakika böğürerek ağlarım
* Anneme çizgi film açtırırım ama yine gider ona bulaşırım, aslında tek amacım kadının ruh dünyasını çökertmek
* Gündüz uykusu zinhar uyumam, neme lazım annem dinlenmesin, resim falan yapıyormuş, yapmasın
* Olur olmaz vakitlerde uyanır gündüz olduğunu iddia ederim
Yarım saate bir kriz düşüyor. Biliyorum bu yaşın özelliği bu, biliyorum, biliyorum. Sabırlı olmalıyım, geçecek beklemeliyim. Peki niye artık tahammül edemiyorum?
Çok zayıf hissediyorum, sinirlerim tel gibi.
Geçen hafta ikimiz için de zor oldu. Resimlediğim bir kitap var ve artık ilhamı tükettim. Ne çizeceğimi biliyorum, herşey zihnimde net ama ben bütün bunları bir türlü istediğim gibi kağıda aktaramıyorum.
Cevdet’e sinirlendikçe, uykusuzluğun da verdiği o garip halle serantonin salgılatacak kalorili şeyere dadanmanın sonucunda yine yeniden 60 kilo oldum ve bu durum da ayrı bi üzücü şey oldu.
Mesela uyku seremonimizden bahsedeyim, ki bunu sadece bana yapıyor. Babasıya böyle değil ilişkisi:
Uykusu geldiği her halinden belli yamuk bücür dişlerini fırçalar. Bir kere annesi, bir kere o olmak üzere dişler 2 kere fırçalanır. Ben 10a sayana kadar (sağol Yelizim) ellerini yıkar ve suyla oynar. Odasına geçeriz. Pijamalarını giyer. Sonra kitap seçer. 3-4 tane falan. Buraya kadar harika di mi? Ben derim ki, bak yavru kuş, bu kitapları okuyacağım ve uyuyacağız. Başka kitap okumam. O da der ki “tamam anneciğim, sen benim en iyi annemsin” falan filan. Sonra beraber uzanırız yatağa. Okurum 1.yi, 2.yi, 3.yü. Önce gözler gider, sonra birden oturuverir bu. Rafına göz atmaya başlar. Anne şunu da oku. Ben: Hayır Cevdet, artık uyumalısın. O Hayır okuycaksın (bu kelime mutlaka brütal vokalle çıkar) diye ağlamaya başlar. Ben delirir odadan çıkarım. Ağlayarak arkamdan gelir. Ayağımda sallarım uyur. Bu iyi senaryo. Ağlar ağlar uyumaz.Yine de kitabı okumam. eşim devralır. O bir hikaye anlatır, uyutur.Bu normal senaryo. Bir de hepimizin delirip birbirimizi boğazlama planları kurduğumuz kötü senaryo var ki gebeleri korkutmamak adına hiç bahsetmeyeyim en iyisi.
Bu ve bunun gibi gün boyu yaşanan haller… Takılmayayım, doğal ebeveyn olayım diyorum. Ona da izin vermiyor velet.
Yılbaşı geçsin diyorum şimdi. Sonra arabam yokmuş, varmış umrumda olmiyacak Cevdet bücürüsü. Okula gideceksin başka yolu yok bunun. Ama 2 saat ama 3… Anneni özlemen lazım senin yivrım.
Mesela geçen gün sabah 7.00de eşimle çıkmam icap etti. Kiliseye hayır için çalışan 2. el mağazasında çalışıyorum 6 haftada bir. Çocukla gidilemeyecek bir yer. Cevdet’i arkadaşıma emanet ettim. Eşimle birer sabah cappucinosu içtik. İlginç bi şekilde burda havalar hiç soğumadı. Sabah ayazı olacak saatte dışarda içtik kahveyi. Sonra eşim işine gitti, ben bi tane daha içerken illustrasyon kitabımı okudum biraz. Sonra gittim dükkana. Biraz ingilizce konuşmaya…
Kendime bir kaç parça bişey de buldum mesela. Cevdet’e sarı bir tamirci bareti buldum ve hatta bir kaç da kitap. Ne güzeldi.
Son günlerde eskiden hiç özlemediğim bir şeyi özlemeye başladım ki en çok bu korkutuyor işte beni: MESAİYİ !
Eccolo qua
04 Ara 2011 Yorum yapın
İşte burada anlamında bir söz öbeği, eccolo = işte
Yok, İtalyanca öğretmeye soyunmuyorum, sadece burda kulağıma o kadar çok çalınan bir söz öbeği ki, paylaşmadan edemiyorum.
Bir başkası, allora, delirtir seviyede fazla söylenen, İtalyancanın %50si alloradır gibi komik sözler geliştirmeme sebep olan bir kelimedir kendisi. Her anlama gelir gibi, neyse gibi, sonra gibi, sadede gelirsek gibi bir kelime bu. Hatta zaten tipten de çaktırmıyoruz ya, eşimle komiklik olsun diye dışarda dolaşırken ve kendi aramızda konuşurken arada hafiften yüksek tonla ALLORA diyoruz, biz de İtalyanız hesap, tamamen geyik malzemesi yaptık yani allorayı. Allora:)))
Bir başkası, prego. Buyrun manasına geliyor, çok kibarsınız sevgili İtalyanlar, eferim.
Telefonu alo diye açarsanız kimse anlamıyor, pronto demek lazım
Pronto= Hazır.
Bunun dışında bilfiil 5 haftadır İtalyanca dersleri alıyoruz bir arkadaşımla. Haftada 1 saat ama özel ders gibi olduğundan oldukça öğretici ve yoğun geçiyor. Çocklarımızı başka arkadaşlarımıza emanet ederek bir çözüm geliştirdik. Bu derslerin çok faydasını gördüm. Yavaş konuşulduğu zaman kısmen anlıyorum. Hatta yarım yamalak konuşabiliyorum bile. Her dilde olduğu gibi bunda da düzenli çalışmak ve bolca kelime, fiil, kalıp ezberlemek gerekiyor.
İşin diğer bir yanı ise Napolitanca. İtalya 1800lere kadar ayrı ayrı şehir devletleri şeklinde yaşamış bir ülke. Napoli Krallığı bu şehir devletlerinin en marjinallerinden biri bana kalırsa. Fiil çekimleri, sözcüklerin telafuzu bu civarda farklı. Çok acaip bişey. Napolililer başka bir alem zaten. Geçen gün bir carmine atölyesine gitmiştik. Carmine demişken aşağıdaki fotoğrafa bakabilirsiniz, Napoli’nin el işi çiçek figürleri dünyaca ünlüymüş ve burda 10 €ya aldığımız parçalar Bağdat cd.deki dekorasyon mağazalarında 100-200 TL ye satılıyormuş falan filan. Allora, bu carmine atölyesindeki adam eşime dedi ki, imkanı yok sen kesinlikle Napolitansın. eşim diyor, yok Türküm bak zaten konuşamıyorum İtalyanca falan, adam adeta bi Hakkı abi kıvamındaydı. Bizim esnaf duvarlarına bereket duası asar, Allah tabelası koyar dükkanı bereketlensin, rızkı bol olsun diye Ayet-el Kürsi ler asar, bu atölyede de Meryem Analar, carmıha gerilmiş İsa figürleri, dini tasvirler vardı duvarlarda. Hakkı usta ile 3 kelime (o zaman daha kursa gitmiyorduk) İtalyanca ve 10 kelime Türkçe ile anlaştık. O kadar çok Türk müşterisi varmış ki adam Türkçe öğrenmiş. Mumluk bile dedi, inanamadık.
Bunlar bir yanda, Cevdet’e artık öğle uykusu uyutmamaya çalışıyorum. Zaten ben zorlayınca uyumuyor da, akşam 5 gibi koltuklarda uyuyakalıyordu. Şimdi o uyuyakalma saatinde işe koşuyorum kendisini. Akşam 5 gibi uyuyunca gece uyumak bilmiyor. Uyumayınca daha makul saatlerde uyutabiliyoruz. Böyle olunca efendim İtalyanca çalışmak, kitabın resimleri üzerinde çalışmak, düşünmek ve kitap okumak için biraz zamanım kalıyor gibi sanki. Hadi hayırlısı…
Bir vize öyküsü
02 Ara 2011 1 Yorum
Herşey Cevdet’in halasının ısrarla yılbaşı için bizi davet etmesiyle başladı.
Kırmızı telefon kulübelerinin içine saklanmak, kırmızı turist otobüslerinin fotoğrafını çekmek, süslü püslü yılbaşı ambiyansının tadını çıkarabilmek için ihtiyacımız olan bir şey vardı. Vize. İngiltere ve vize kelimeleri yan yana telaffuz edildiğinde ister istemez geriliyordum. Kulaktan kulağa dolaşan “hiç bir sebep olmadığı halde vize çıkmamış”, “banka hesabında para kalmadığı için vermemişler” gibi öyküler işe girişmeden beni usandırıyordu. Bir de vize verseler de vermeseler de Deli Dumrul misal herkesten aldıkları kişi başı 90 €, sanki parayı ağaçtan topluyormuşuz hissi vermesinin yanında insanı sinir etmekteydi. Bütün bunlar bir yana, Cevdet’in müthiş şeker halasıyla zaman geçirmek, Londra’yı orda yaşayan biriyle gezmek hafiften heyecana salıyordu. Nihayet seyahat tarihlerini aşağı yukarı tespit ettik ve vizeye başvurup görüşme için randevu aldık.
Vize görüşmesi için Roma’ya gitmemiz gerekiyordu ve nedense çok sevindik. Görüşme sabah 9.15 teydi ve bu da Kaya ailesinin sabah 5.30da tekerler döndürmesi anlamına geliyordu. Pek tabii ki hain virüsler ve uyku canavarları bu haberi almışlardı. Bir önceki akşam üstü bütün vücudumu bir kırıklık kapladı, ayakta zor duruyorum. Cevdet esnemeye başladı, oh dedim, en azından erken uyuyacak. Yemekten sonra ertesi sabah için hızlıca bir yiyecek paketi hazırlamanın akabinde Cevdet’i uyutma işine soyundum. Başarmıştım, saat 8:20 idi ve Cevdet bir süre direnmenin akabinde uyuyuvermişti. Ben de pek halsiz idim zaten, dedim zaten 5te kalkacağım -ki hayatımda pek sayılı günlerde uyandığım bi saat malum- 9 gibi yatayım. 9 gibi yatağa girdiğimde vücudumda ağrımayan yerim kalmamıştı. Bilhassa ayak bileklerim ve dizlerim yaşlandığımı hatırlatırcasına sızlıyordu. Fakat uyku canavarının merhameti yoktu. 9:30 da tam dalmak üzere iken bir sesle irkildim “Anneeeeeee”. Öfleye yamula kalktım, gittim, su içti böcük ve yanında yatmamı talep etti. Ama nasıl da dar o yatak, her yerim sızlıyor, küçük adam dalar dalmaz kaçtım yatağıma. Bir müddet uyudum mu uyumadım mı bilemeden saat 23:00 gibi yine bir ses “Anneeee”, babası halime acıyor ve kendisi ilgilenmek istiyor ama yok, illa anne gelecek. Kisd yamula yumula gidip minik mavi yatağa sığışıyor. Cevdet annesinin koynuna sokularak mutlu bir rüyaya dalıyor. O dalar dalmaz ben yine koşarak kendi yatağıma kaçıyorum. Ama uyku canavarına bu da yetmiyor. Saat 01:30, canavar bak, 5:00te kalkacağız ve 2.5 saat yolumuz var biliyor musun?? Yok, canavarın umrunda değiliz. En sonunda Cevdet’i benim yanımda yatmaya ikna edebiliyorum -kendi yatağından vazgeçmez zira, çünkü onun odası daha sıcak ve üstünü örteden uyuyabiliyor,bizim oda serin biraz- neyse ki 5e kadar kesintisiz 3.5 saat uyuyabiliyorum.
5te saatin alarmını müteakip banyoya koşup soğuk suyla kendime geliyorum. Eşim de kalkıyor, hızlı bir hazırlanma süreci. Deli Cevdet bizim yatakta döne döne yatıyor ve tabii ki üstünü açmış. Uyanmıyor lakin. Eşim arabayı ön kapıya getirip ısıtırken ben de Cevdet’in giysilerini sırt çantama yerleştiriyorum ve deli oğlanı battaniye ile sarmalayıp arabaya indiriyoruz. Tabii ki de uyanıyor. Arabaya biner binmez de yiyecek bişeyler istiyor. Obur olduğundan değil gıcıklık olsun diye, ama hazırlıklıyım. Patatesli yumurta istemesin, o yok, ama mesela yanımda pofidik kaşarlı poğaçalarım, meyve, kuru yemiş, Nutella falan var. Neyse ki bu krizi savuşturuyoruz.
İlk molada bir kahve biraz aydınlatıyor kafamızı. Güneş de doğduktan sonra yola devam etmek çok keyifli. Kalkan sisler arasından Napoli-Roma otobanının iki yanı sonbahar renkleriyle bezeli… Kahve kokusu Cevdet’in neşeli seslerle anlattığı uyduruk laflara karışıyor, yol devam ediyor.
Neyse ki geç kalmadan ulaşıyoruz ilgili yere. Hava soğuk değil. Pamuklu bir kazağın üstüne kadife ceket giymişim evden çıkarken uykulu halle, üşümüyorum neyse ki. Gidip vize görüşmemizi yapıyoruz. sonucu hemen öğrenmek mümkün olmuyormuş. sonuç: saat 10:30 ve işimiz bitmiş halde Roma’dayız.
Ne yapsak?
Hadi Cevdet’i hayvanat bahçesine götürelim.
Gidip hayvanat bahçesinden evvel birer kahve daha içip sonrasında ver elini zürafalar. Roma’da Borghese Bahçeleri var. New York için Central Park neyse Roma için de Borghese o sanırım. Kocaman ve çok güzel bir park burası. Sonbahar her yerde… Park alanında bir çok müze, Borghese Galerisi bunların en bilinenidir, ve bir hayvanat bahçesi var. Ben de hayatımda ilk defa bir hayvanat bahçesi gördüm Cevdet sayesinde. Kıyaslama imkanım olamıyor tabiatiyle ama keyif aldık genel olarak.
Ağaçtan ağaca zıplayan haylaz maymunları, değişik balıkları, baykuşları, zebraları, keçileri, akbabaları (ıyk), papağanları vs gördükten sonra flamingoların olduğu küçük bir göle vardık. O ana kadar kah palamut toplayan, kah maymunlara ipe tırmanmanın veya duvarda yürümenin tehlikeli olduğunu anlatan Cevdet flamingoları göremedi muhtemelen çünkü bir baktık ki uyuyuvermiş arabasında. O uyuduktan sonra biz flamingolarla 10 dakika geçirdik. Ne kadar güzel bir kuş, bayılıyorum kendisine. Sonra fil, hipopotam (ne kadar da kocamanmış), deve, kaplan, aslan (sadece öksürdüğü halde ödümüzü kopardı sesiyle), ayı (uyuyordu), tavus kuşları… Cevdet uyuyordu tabii. Biz de yorulduk ve acıktık. Kartalları, timsah ve kurtları göresimiz gelmedi, parktan çıktık.
Büyük bir ikilemdeydik o anda. arabaya binsek Cevdet uyanacak ve huysuz olacaktı. Yakınlarda restoran, pizzacı benzeri bir yer yok. Ne yapsak diye düşündük ve İspanyol merdivenlerinin çok da uzak olmadığı fikrine kapıldık daha önce internetten okuduğumuz bir yazı nedeniyle. Yolu bulduk ve yürümeye başladık. 20 dakika yürüdük ve ta taaam işte İspanyol meydanı… Bu arada eşimin burnu mütemadiyen akmakta ve benim boğazım ağrımakta ama olsun. Roma’da güneş var, hava soğuk değil, hafta içi olduğu için her yer sakin… Daha ne olsun.
Yemek yerken epeyce dinlenmişiz herhalde. İspanyol merdivenleri civarında biraz dolanıyoruz. Bu esnada Cevdet hala uyuyor. Sonra geri dönüşe geçiyoruz. Yarım saatlik bir mesafe var. 2.5 km kadar yolu hem de rampa yukarı, mecbur yürüyoruz. Yolun bir kısmını yine Borghese parkından geçirdiğimiz için huzurlu ve rengarenk bir yolculuk bu. Arabaya ulaşmamızdan 15 dk önce Cevdet uyanıyor ve mutlu neyse ki…
Biz ise çok yorgunuz, ayaklar bitmiş durumda. Virüsler her yanımızda cirit atmakta.
Kahve yolun olmazsa olmazı…
Eve vardığımızda başımızı koysak uyuyacak haldeyken, Cevdet gün boyunca uyuduğu için cin gibi. Onu uykuya ikna etmeden önce hamur oynamak, kitap okumak vs gerekiyor. Gerekler yerine getiriliyor. Cevdet uyuyor ve ben nasıl uyuduğumu bile hatırlamayacak kadar derin bir uykuya dalıyorum. Sabah 7 de eşimin “Ben çıkıyorum, Cevdet uyanık” sesiyle kendime geliyorum.

















