Turuncu ve Mavi

Maviden kopamayan bir turuncu öyküsü…

Ağustos, 2007 için Arşiv

Balkonlar

Yazan: kisd Ağustos 27, 2007

Balkonumdayım. Gözlerimi alabildiğine geceyle doldurmuş, sol tarafımdaki ormanın karanlığı içinde yanıp sönen bir ışığa takılmış, duruyorum. Kulağımda sevdiğim şarkılar, elimde incecik kenarlı, beyaz bir porselen fincan, fincanın içinde çayım var. Ne tuhaf, yine giden ben oluyorum. Bir türlü “kalan” olmayı beceremiyorum. Her eylem belli sonuçlar doğurur ve ben gitme eyleminin yol açabileceği kadar yükü taşıyabiliyor, kalmaktansa ölesiye korkuyorum. Bu son gecelerimden birisi. Önümde ıssız uzanan ormana doyasıya bakmalıyım. Çünkü bir gün geri döndüğümde bu orman ve bu balkon eskisi gibi olmayacak. “Olur, ümidini kesme” diyenlere sözüm şu ki: “Belli konularda, benden daha olumlu düşünen biri var mı diye merak ederim. Konu mekanlar olduğunda, tecrübelerimden bir şey öğrendiysem şayet, o da bırakılan yerlerin bir daha asla eskisi gibi olamadıklarıdır. 2 gün sonra bu evde, bu balkonda bana ait çok az şey kalacak. O yüzden, gözümün önünde kesintisiz uzanan yeşilliği içmek, içmek istiyorum. Bu kesintisizlik bana akmayı çağrıştırıyor. Sanıyorum ki akacağım, akacağım. Bir dağın başında yaşamanın tek güzel tarafı bu olsa gerek.

Taşınmak, bir mekana ait tüm duygulardan arınıp başka bir mekanın boyasına bulanmaktır benim gözümde. Evler, içindeki insanlarla yaşar olduğundan en çok evler etkilenir insan göçlerinden. Boşalan evlerin hüznü boş odalarda, unutulmuş sabun kalıplarında, terk edilmiş eski bir abajurda-yastıkta cisimleşir ve gidenlerin yasını tutar. Dolan evin çingene çadırına benzer odaları. Açılan koliler, saçılan giysilerde cisimleşir sevinç. Ben kendimi evlere benzetirim bu süreçte. Boşalanı anlamak için bir empati yöntemim var, ne zaman bulduğumu hatırlamadığım.

Yöntemimden bahsetmeden önce balkonları anmalıyım. Evlerin gözleri pencereler ise dudakları da balkonlar olmalıydı. Pencere görme ve gösterme konusunda ne kadar başarılı ise de, iş konuşmaya gelince lal kesiliyorlar. Balkonlar yaşadığım evlerden bana kalan son ve yegane hatıraları barındırır. Kendi gözlerimle evin dışındaki dünyayı, sokakları, komşuları, gökyüzünü anlamlandırmak için evin sesinden yardım alırım. Kendimi bildim bileli bu böyledir. O kadar çok balkon tanıdım ki… İlk başlarda başımı demirlerinin arasına sokup ağlayacak kadar ufak bir insan yavrusuydum. Bir balkonun bana attığı ilk ve son kazıktır o hikaye. Sonra daha ufak bir balkonum oldu, alt komşunun Türkçe bilmeyen kızını kendisiyle aynı dili konuştuğuma ikna etmeye çalışıyordum. Daha sonra bir başka şehrin balkonuyla tanıştım, akşamsefaları yetiştirdim saksının içinde.

Her balkonun şehri, gökyüzü, komşuları farklıydı. Bir çoğunun ortak yönü alabildiğine gökyüzüydü. Takım yıldızları ve göbek bağımla bağlı olduğum ayı izlemek en çok ve en güzel balkonda mümkün oluyordu. Bazıları ise sokak aralarına bakıyordu, başımı kaldırdığımda diğer binaların 7. katlarına kadar görebiliyordum.

Ve vedanın anlamını idrak edecek kadar büyüdüğümde bırakıp gittiğim evle aramda son bir görüşme için en uygun mekan oluverdi balkon.Sanki hem evin dışıyla hem de içiyle aynı anda hemhal olmamı mümkün kılıyordu.

İlk aklı başında vedamı 15 yaşında eda etmiştim. Kulağımda sevdiğim şarkılar, içimde göstermekten çekindiğim bir hüzünle önce mum çiçeğime, sonra dolunaya ve en son da manzarama veda etmiştim. Ve bu ritüel törensel bir hal aldı zamanla, adı konmamış bir veda konuşması… Ayrıldığım her balkonda kendime ait çok şey bırakarak balkonların özlemini hafifletmeye çalıştım. Törenin kapsamı genişledi. Vakti gecede sabitlendi. Karanlık şehrin üstüne yorgan-misal serildiğinde, kulağımda en sevdiğim şarkılar ve ben, bir iskemle ve bir fincan çay… hepimiz kendimizi balkonda buluyorduk. Evde yaşadğımız tüm güzel günleri anıyor ve sonra da sokakla son sözlerimizi paylaşıyorduk. İşte bu törenler vasıtasıyla ben, evle bir oluyor, onun ne hissettiğini anlayabiliyordum.

Balkonlara dair anılarımın bir kısmı da kendime ait ilk odamı çevreler. Evden ayrıldığım 15 yaşıma kadar 4 senemi, 15-22 yaşlarım arasında ise her yaz en az 1 ayımı geçirdiğim odam, etrafı sonradan pencerelerle kapatılmış bir balkondu. Veda törenlerinin provası mahiyetinde ilk çalışmalarım orada başlamıştı aslında. Hava kararınca başucumdaki masa lambasını yakıp, sıcak yaz gecelerinde perdemi ve penceremi açıp bence dünyanın en güzel manzaralarından biri eşliğinde yazar, yazardım. Hikayeler, anılar ve mektuplar kağıtlara aktarılırken üzerinde ışıl ışıl yansımalarla eski baraj gölü eşlikçim olurdu. O balkon-oda, o manzara en mahrem anılarımın, gönderilmemiş mektupların, sevdiğim şarkıların tamamını benimle birlikte tecrübe etmişti. Susan, anlayan bir dosttu benim için. Zamanla o baraj gölü bir ayna oldu, baktığımda beraberimde gezdirdiğim tüm hikayeleri bana anlatan… Eve her gidişimde, ilk merhaba dediğim noktalardan biriydi odam. Suya baktığımda unuttuklarımın hayaletleri el sallıyorlardı teker teker. Bir gün, aradan yıllar ve kıtalar ve hatta okyanuslar geçmişken, küçük kız büyüyüp bir kadın olduğunda, evine döndü. Manzarasına ve aynasına “merhaba” demek için perdeyi açtığında iç burkucu bir feryat döküldü. OLAMAZ!!

Geri dönmemek, kaçmaya müsait bütün yolları yok etmek için gemilerini kendi elleriyle ateşe vermiş bir kadının anılarıyla arasına dikilmiş bir duvara karşı kayıtsız kalacağını, asla aldırmayacağını düşünürsünüz. Oysa ki, işin aslı öyle değil. Gemilerini yakacak cesareti kendisinde bulduğu gibi, anılarıyla arasına duvar örme görevini de kendisine bırakmalıydılar. Hoyrat ve olabildiğine umursamaz bir tavırla, kendilerinden gayrı kimsenin yaşamına saygı duymayan kaba saba adamlar, bir kaç günde istiflemişti betonları, tuğlaları. Oysa ki danışabilirlerdi. Bir kez sorsalar yitirmişlik duygum bu kadar yakıcı olmayacaktı. İzin verecektim. Muhtemelen “örün gitsin” diyecektim. Hatta belki ben de katılacaktım bu çalışmaya. Şimdi ise sanki benden zorla almışlardı hatıralarımı. Geriye gözümü dayayayabileceğim bir kapı deliği bile bırakmamışlardı. Duygularımın orta yerine, şekilsiz, estetikten uzak, mavisi sahte bir blok dikmişlerdi, umarsızca. Halbuki mavi ne kadar da güzel bir renktir.

Bir uzvumu canlı canlı kesip atmışlar gibi…öyle acıdı ki! Sonra buna benzer başka bir anım olduğunu hatırladım.

İzmir’de, güneşin ve “merhaba”nın kentinde geçirdiğim son bir yıl hep aynı evin izleriyle doludur. Kaç gece sabahlara kadar kız-kıza muhabbetlerin dibine vurduğumuz, yeri geldiğinde gece yarılarına kadar cadde-sokak dolaşıp yine döndüğümüz, paylaştıkça çoğaldığımız yuvamız… Şehri temelli terk ettiğimi sandığım dönemlerde, valizimi toparlayıp tüm mekanlara veda ederken, en çok o evin balkonunda oturdum ben. Beyaz porselen fincanımda çay, kulağımda yine en sevdiğim şarkılarla balkonun baktığı 540 sokağa dalardım. Hatırlıyorum da, törenlerimin arasında en suskunu onlardı. Belki de ne söyleyeceğimi bilemediğim içindir…

1-2 sene sonra tekrar İzmir’i göresim geldiğinde, evime ve balkonuma merhaba demek istediğimde soğuk bir “Avukat” tabelası yaralamıştı gözlerimi. Neşeli kızların çılgın, güleryüzlü ve utangaç ilk gençliklerinin üzerine ne kadar ciddi bir hukuk bürosu kurulabilirdi ki?

Dünya değişiyor, sürekli devinim halinde. Bu değişimlerden en çok nasibini alan şey ise geçmişimiz. Anıt-mekanları, yani anıların bekleştiği sokakları, evleri ve balkonları bizden ayırıyorlar. Sanki görünmez bir el dünyayla ilgili arkamda bıraktığım her şeyi siliyor. Öyle ki, bir gün benden -yani anıların sahibinden- başka hiç kimse inanmayacak orada gerçekten bir ev, bir balkon ve bir hikaye olduğuna. Sormadan, hoyratça kesiyorlar geçmişimle bağlarımı. Elimden gelen bir şey yok, olmamalı da. Çünkü ben gemilerini yakmış bir kadınım.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 3 Yorum »

Victorian Evler

Yazan: kisd Ağustos 24, 2007

Şüphesiz, Kaliforniya günlerimden geriye kalan en belirgin görsel anılarımın çoğu evlere aittir. Lakin öyle her eve değil, Victorian tarzı evlere…

Hansel ve Gretel’in hikayesini 2 yaşından beri bilen bir insanın zihninde ev imgesinin baskın olmasına şaşmamalı. Ormanın kuytularında iki küçük kardeşle birlikte kaybolduğumda, artık açlıkla karışık halisünasyonlar başladığında, görüp de pasta ve şekerlemeden oluşmuşa benzettiğim ev de muhtemelen bir Victorian House idi.

Monterey’deki evimin sokağına aşık olmamın nedeni de bu evlerdi. Seyredilmek için tasarlanmışlardı adeta. Bu evler, içlerinde sakladıkları kadınların, kendilerine ait öykülerini ve karakterlerini sergiledikleri bir sanat galerisi edasıyla sokak başlarını beklerlerdi. Gri ve yontulmamışçasına kenarlı köşeli yükselen İstanbul hayatımın aksine, Kaliforniya, sabah güneşinde pırıl pırıl parlayan ahşap kaplamalı, mavi veya beyaz, hadi olmadı yeşil evlerle süslenmişti. Bazen kaybolmaya çalışıp da korkudan kendime engel olduğum Balat’ın temizlenip süslenmiş haliydi. Balat’taki eskimiş yüzler ve eskimiş hikayeler Kaliforniya’da antitezlerini barındırdıklarının bilincinde midir acaba diye düşünür, sadece bakardım.

Gözün gördüğünün ötesine geçemediğiniz bir seyirdi bu. Evden başka bir şey düşündürtmeyen bir seyir. Adeta, açlıkla karışık pasta kokuları çeker gibi içinize. Ve dar, uzun pencerelerinden dışarıya süzülen hayaletlerin sandığınız kadar ürkütücü olmadıklarını fark ettiren bir seyir. Dar ve uzun demişken gotik bir seyirdi bu. Hele de bir kule varsa… Drakula’nın şatosu da bunlara benzer miydi diye düşündüren bir seyir…

Bütün ayrılışlar zordur.Kendinizi ait hissetmeseniz de, yabancı ve hatta “öteki” olsanız da zordur işte gidivermek. Oysa ki sonunu getirmek için olanca gücünüzle ve her daim çektiğiniz bir iptir orada kalışlarınız. Sonuna vardığınızda ise, sanki terk ediyor gibi kalakalırsınız. Bu yüzden “gitmek” içinde farklı derecelerde zorluklar barındırır. Hiç bir şey kalmasa bile havaya karışmış atomlarınızı arkanızda bırakırsınız. Teninizden bir kaç hücre bırakır gibi dokunduğunuz çalılarda… Komşularınızda gülüşlerinizi bırakırsınız, hiç tanımasanız da pazar sabahlarında merhaba demişken… gitmek…

Gitmek, en çok da, pastadan evleri bırakmaktı arkada. Rengarenk pastadan evler, sakladıkları hayaletler, eski ahşap kokusu ile parfümlenmiş, gözlerinizden yollanan meraklı ışınları emmiş olan evler… Onlar da kalır geride.

Evleri özledim. Bahçelerini… Kendilerine ait bir karaktere bürünen, korudukları insanlarla bütünleşen evlerdi onlar.

Yazı kategorisi: Monterey, Victorian houses, evler, gitmek | 2 Yorum »

Evrende Dev Boşluk Bulundu!!!

Yazan: kisd Ağustos 24, 2007

Akla gelmesi olası sorular

1- Evren nedir?
2- Boşluk nedir?
3- Boşluk nasıl bulundu?
4- Boşluğu kim buldu?
5- Boşluğun boşluk olduğunu nasıl anladılar?
6- Bu boşluğun bulunması ne anlama geliyordu?
7- Geldiği anlam modern fiziği değiştirebilir mi?

Ve olası cevaplar: http://www.milliyet.com.tr/2007/08/24/son/sondun04.asp

Ben Milliyet okuyucu yorumlarına bayılıyorum, ya siz?

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Acele

Yazan: kisd Ağustos 22, 2007

Koşuyoruz bir yerlere hep acele
Taşınmalar hep acele, zevkler acele
Aceleye getirilen aşklar, iki arada bi derede
Yoruldukça daha bi acele, acele…

Tadilatın tam gaz devam ettiği bir yeni ev…
“Taşınacağım nasıl olsa” umarsızlığıyla 3 haftadır temizlenmeyen ve dahi toplanmayan bir eski ev…
Yarım koliler, dolu koliler…
Her şey her yerde…
Ne çok kitabımız varmış, 3 köyü gönendirir…
Ustalar… Ahmet Usta, Yusuf Usta, boya-macun-sıva…
Koçtaş’a laf saydırmalar…
IKEA’nın haftasonu kalabalığında gerçekten ihtiyacı olan bişeyleri almaya çalışan kişilerin, sırf gezme amacıyla gelmiş olan kişiler tarafından yıpratılması süreci…
Bir yandan yeni evin balkonunda ceviz ağacına nazır yapılacak kahvaltıların hayali…
Yeni evin hayali… yeniliklerin…
Günlerin özeti bu işte. Pazartesi günü eşya nakliye işlemini gerçekleştirmeyi umuyoruz, kuvvetle istiyoruz.

Mutfak dolabını hazır olarak Koçtaş’tan almıştık, o kadar prosedürel birşeyler çıkardılar ki önümüze, cayma hakkımızı kullanıp iade ettik. Eski mutfak dolaplarını biz kırdıracağız, yetmedi sıvasını da yapacağız, yetmedi tesisat borularını ayarlayacağız, yetmedi seramiğini de yaptıracağız ve efendiler gelip kuracaklar dolabı. O kadar uğraştıktan sonra ben kendim keser, kendim monte ederim gülüm, sağol dedim.

Bi de Koçtaş bazı ürünleri ciddi manada uygun fiyata satarken, diğer başka ürünlerde çaktırmadan acı kazıklıyor. Çok dikkatli alışveriş yapmak lazım. Mümkünse bir mal için 3-4 farklı yerden fiyat alın ve ondan sonra kararınızı verin. 50YTLlik malzemeye 100 YTL vermeyin. Para kolay kazanılmıyor çünküm.

Ayrıca Koçtaş’ta reyon görevlileri çok ilgisiz, döver gibi yardımcı oluyorlar. Sağolun be!!! Bişiy sorunca önce dudak büküp böyle havalara girip o öyle değil böyle falan diye cevap veriyolar. Çok komik, bilsem herhalde size sormazdım diyemiyorsunuz tabii. Ama bi dahaki sefere diycem:) Bir sürü işsiz insan varken oradaki bazı çalışanlar maaşlarını hak etmek için ne yapıyorlar anlamak güç doğrusu.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 2 Yorum »

Konar Göçerler

Yazan: kisd Ağustos 17, 2007

Yerleşik hayata geçeli 900 yıldan fazla oldu belki. Yine de gen kırıntıları kalmış olmalı ki benim göçebeliğim daimi:)

Yine taşınıyorum, haftasonu evi boyatmaya başlayacağız. Renkler belirlendi, usta hazır. Sanırım yeni evin mutfağı da değişecek. Oldukça harap durumda çünkü. Önerebileceğiniz uygun fiyatlı bir mutfakçı varsa lütfen yazın.

Primanova’nın çok güzel banyo takımları var. Koçtaş ve Pratiker’de bulabiliyorsunuz. İlgilenirseniz websitesini bi kontrol edin. Fiyatlar pek ucuz değil ama çok şıklar öyle değil mi? Ben en çok bunları sevdim.


Taşınma yine benim en yoğun zamanıma denk geldi, işler yoğun. Haftaya sanırım mesai yapmam gerekecek. Desteğinizi bekliyorum arkadaşlar:)

Bu aralar kafamı toplayıp yazamam muhtemelen, uzun bir ara geliyor:) Kendinize çok iyi bakın.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 2 Yorum »

Hoşgeldin Nilüfer:)

Yazan: kisd Ağustos 15, 2007

Nilüfer bebiş dünyaya gözlerini açmış bugün:) Çok mutlu oldum. Görmek için sabırsızlanıyorum onu…

Yazı kategorisi: Uncategorized | 1 Yorum »

Yeni gün

Yazan: kisd Ağustos 14, 2007

Siyasetten vs uzak durulan bir sayfa burası, biliyorsunuz. O yüzden içimden geçenleri italikleyemiyorum bile. Neyse… italik italik italik, anladınız siz onu :)

Gece oldu, sabah oldu, iyi ki uykusuzluk sorunum yok. Bununla birlikte durgunum epeyce, yazacaklarım birikti klavyede. Yazmaya cesaretim yok.

Çok kötü, çok katkı maddeli ve de çok lezzetli bir adet Eti Brownie yedim demin, yalanıyorum:)

Bi de Kaz Dağları hakkında sorulan bir kaç soruyu cevaplamak istiyorum:

1- Yapmadan dönmeyin:
1.1 Kaz Dağı Milli parkında gezmeden
1.2 Assos’a gitmeden
1.3 Zeytinyağı almadan
1.4 Yeşilyurt (Çetmi) ve Adatepe köylerini görmeden
dönmeyin.

2-Nerede yemeli?
2.1 Yeşilyurt (Çetmi) Köyü’ndeki Yazgara
2.2 Zeytinli (Güre civarında) Köyündeki Saklıbahçe
2.3 Manici Kasrı

3- Nerede denize girmeli? (Soğuk denizi sevmeyenler hiçbir yerde)
3.1 Kadırga koyu – deniz derin ve soğuk ama temiz ve güzel
3.2 Altınoluk çok kalabalık, Küçükkuyu ve Küçükkuyu-Assos yolu üzerindeki plajlar güzel

4-Nerede kalınır?
4.1 Paraya kıyarsanız Yeşilyurt Köyü’ndeki Çetmi Han mükemmel bir yer
4.2 Adatepe, Yeşilyurt köylerindeki diğer butik oteller
4.3 Ekonomik olsun derseniz Motel pansiyonlara aşağıdaki linklerden ulaşıp apart daire veya motelde konaklayabilirsiniz.
4.3.1 www.altinoluk.gen.tr
4.3.2 www.kucukkuyu.gen.tr
4.3.3 http://www.assos.org/gezi/gezi.konaklama.htm

Yazı kategorisi: Uncategorized | 2 Yorum »

Shy

Yazan: kisd Ağustos 13, 2007

Let the pain go away…

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Ekşisözlük Yengeç bayanlarını anlatıyor:)

Yazan: kisd Ağustos 10, 2007

İnsan kendini anlatmaya çalışan şeyleri okurken gülmekten ölüyor, ya da kaskatı kalıyor. Kendimizle tanışmak ilginç bir deneyim. Belki de en son yapılan bir şey bu, işte o yüzden benim adımı kendi izini süren deli. Bugün ekşisözlükten yengeç burcu kadını başlığına denk geldim. Okumak isterseniz kırmızı yazıya tıklayıp ilgili bağlantıya gidebilirsiniz. Katıla katıla güldüm okurken. Burçlar kişiliğimizin çok ufak bir parçasını oluşturuyor. Ama parçanın ufak olması az kritik olması anlamına gelmiyor. Hakikaten ortak paydalar çıktı, hadi bakalım, yükselenimiz kova, ona güveniyoruz zaten. Yoksa başlar ufaktan Timur Selçuk – Beni Kör Kuyularda… işte bu kadar da melankolik olunabiliyooooooo…..

Neyse, bunlar ciddi mi ya?

kendi du$uncelerinin icinde bogulup nefessiz kalabilen melankolik kadindir. kendine gelebilmek icin yalniz kalmak ister, yalniz kaldiginda da daha cok bogar kendini. yarattigi du$uncelerinden kafasini alabilmek icin hep kendisine dogru uzanan bir ele ihtiyac duyar. aklini kaybetmi$cesine sevebilir veya hic tani$mami$ gibi kifayetsiz kalabilir, ortasinda olamaz hic. tek yetenegi, renkli hayalleridir, hic bitmeyen.

Yalnız şunu eklemeden edemeyeceğim, fil hafızası konusunda çok haklılar. Fotoğraf kareleri halinde tutup saklar mı insan son 25 yılını ki bu da zaten yaşa tekabül ediyor. Evde soruluyor mesela bana,
-”5 nolu dalga motorunu hiç gördün mü”
- “Ya evet 1 yıl 5 ay 13 gün önce (burası abartı tabii), muhtemelen salı günüydü, sen onu kütüphanenin arkasındaki kutuda duran bilmemne dosyasının altına yükselti olarak koymuştun. Hatta o gün O. aramıştı da bilmemne olmuştu, ben de tavuk pişiriyodum mutfakta”
gibi bir sürü çer-çöp gerekli gereksiz ne varsa hepsini hatırlıyorum.

İyi mi kötü mü bilemiyorum.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 2 Yorum »

Müzik ruhun neyidir?

Yazan: kisd Ağustos 10, 2007

Bazen Sibel Sezal bağlantısından bloğuma geliyorlar. Gelmişken parçasını da dinlemek isteyenler olabilir. Bu durumda BU SAYFANIN sağ tarafında yer alan MUSİKİ bölümünü kullanabilirsiniz. Sibel Sezal – Gece Ay Şahit listede şimdilik. Başka şarkılarını da dinlemek isterseniz e-posta yollayın, eklerim. Bir zaman “Sen Varsın Orda” geri planda müzik olarak kullanılıyordu tarafımdan. Sonra bağlantı kurduğum sunucu ölmüş. Onu da mı eklesem ki?

Arşivcilik var serde…

İyi dinlemeler, gününüz neşe içinde geçsin:)

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;