Aslında gönül çok daha detaylı ve yürüyüş içerikli bir Doğu Karadeniz turundan bahsetmek isterdi. (bkz Bukla Tur) Oysa, işin içine aile mevhumu girdiğinde ne yazık ki planlar istediğimiz gibi olmuyor. Günlerce uğraşarak hazırladığınız gezi planlarının büyük kısmını rafa kaldırıp 8 günlük gezinin 2 gününü gönlünüzce geçirmekle iktifa edebiliyorsunuz. Neyse ki “oraya gitmişken bilmemkimlere de uğrayalım, köye gitmişken 3 gün kalmazsak olmaz”larla dönüşüm geçiren gezimin bana kalan kısımları da oldukça unutulmazdı. Serzenişlerle doluyum ama ne yapayım. Yaşadığım anlardan keyif almaya çalıştım herşeye rağmen. Yeni makinamın tadını almaya, acele hareket ettirenlere rağmen doyasıya fotoğraf çekmeye, “Bizim köyümüz burdan güzel” denmesine rağmen Rize’nin hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri olduğuna inanmaya sabırla, ısrarla devam ettim. Orada olduğum süre boyunca yoğun olarak hissettiğim duygu şu idi: orası çok güzel, bambaşka, uzak bir ülkeydi ve ben oraya ait değildim. Oraya ait olmamakla birlikte büyük bir arzuyla oranın bir parçası olmak istiyordum. O unutulmaz tatlı rüzgarın saçlarımın arasından geçtiği her an, hafif serin havanın tenimi pütür pütür yaptığı her saniye yaşadığım güzelliği uzatma çabama şahit oldu. Baktığım her yerden akan berrak sular, az insan, az araba ve bol yeşil… Vadiler ve en sevdiğim dağlar…
Yüksek dağlarda söylemeyi hayal ettiğim türkü ve Karadeniz şarkılarıyla bezenmiş, emeklerle hazırlanmış bir CD eşliğinde bir yolculuk… Sağımda deniz solumda yeşil bir yolculuk…
Geziye Şebinkarahisar’dan başladık. İstanbul’dan 14 saat süren otomobil yolculuğumuz esnasında güneş kremi sürmeyi unuttuğumdan sağ kolum sol koluma nazaran iki ton koyu J Üstelik kolumda çiller.. Genelde İç Anadolu’nun kuzeyinde gerçekleşen yolculukta akarsu boylarında yer yer ağaç toplulukları gözlenmekle birlikte çorak ve sıkıcı kısımlar da vardı. Coğrafya dersinin iyi anlaşılması için ülke turu yapılması gerektiği kanaati bende hasıl oldu. Zira ülkenin en azından bir bölümünün tarım ve hayvancılık haritasını çıkarabilirim diye düşünüyorum. J Şebinkarahisar’da anneannenin evine vardığımızda bahçedeki dut ağaçları nedeniyle benim diyet yalan oldu.

Orada kaldığım günler boyunca fırsat buldukça çıktığım dut ağaçlarından beni indirmek için çok uğraşlar verildi. Şebinkarahisar Giresun’a bağlı bir ilçe ama iç anadolu bölgesinde yer alıyor. Çorak arazilerin ortasında akan bir ırmağın yakınına kurulmuş. Irmağın etrafı yeşil olmakla birlikte ilçenin geneli kurak. Lakin havası ve suyu çok güzel bir memleket. Havada hiç nem yok ve nefes alırken oksijeni iliklerinize kadar çekebiliyorsunuz. Ayrıca geceleyin o kadar çok yıldız topladım ki avuçlarımdan taşanları çok sevdiğimin avuçlarına aktarmak zorunda kaldım.
Şebinkarahisar’da görülmeye değer bir kale var. Kale çok yıpranmış olmasına karşın bulunduğu tepenin manzarası şahane. Tepe oldukça geniş bir araziye hakim olduğundan dört bir yanı, yani tüm ihtişamıyla Karadeniz’e çıkan geçitleri ve dağları ve değişik kahverengi tonlarında arazileri görebiliyorsunuz.

Atlas dergisi fotoğraflarına benzetilen Canon 40D şaheseri bir fotoğraf…

Bir-iki günlük mola ve akraba turundan sonra Trabzon’a doğru yola çıktık. Eğribel ve Gümbet yaylalarından geçerek sahile vardık.
Akçaabat sahilinde Nihat Usta isimli temiz ve özenli personele sahip olan mekanda fotoğrafını çekmeyi unuttuğum köfteleri lüplettikten sonra Maçka ilçesi sınırlarında bulunan Sümela manastırına doğru yolculuğumuza başladık. Manastır, Trabzon merkezinden yaklaşık olarak 60km içerde, dağların arasında, aklımı kaybettiğim bir yerdeydi. Oraya gideniniz olursa aklımı bulursa bi zahmet getirebilirse sevineceğimJ Sümela’ya doğru çıktıkça bunaltıcı hava yerini tertemiz miss gibi oksijenle dolu serin havaya bırakıyor. Sağa-sola nereye baksanız bir pınar, bir dere, küçük bir şelale görüyorsunuz. Ağaçlar o kadar farklı bir yeşille gülümsüyor ve pusların içinde herşey öyle masalsı bakıyor ki acaba bir efsaneye mi düştüm diye kendi kendinize soruyorsunuz. Bence gotik, ilham verici, sisli, ıslak ve koyu yeşil bir dünyaydı orası. Manastıra yaklaştıkça, ulaşılmaz bir yükseklikte, insanların erişemeyeceği bir inziva dünyasında olduğumu hissederken dünyadan kopuşuma şaşırdım ve orada kalmak için bana yalvaran içsesime hak verdim.

Manastıra gidiş için 2 yol var. Biri araba yolu ki manastıra 15 dk yürüyüş mesafesine kadar getiriyor sizi. Diğeri de yaya yolu dedikleri… esasında 1.5 kmlik bir keçiyolu. Masalsı bir patika olduğunu öğrenip oradan çıkmak istedim ama ekürilerim izin vermedi. Sonuç olarak araba yolundan gidip 15 dk yürüdüm sadece. Ama asırlık köknarların köklerine basarak geçmek çok ilginç ve unutulmaz bir deneyim olarak kazındı belleğime.

Tarihçesine http://www.sumelamanastiri.net/tarihce/tarihce.htm dan ulaşabileceğiniz Manastır’da restorasyon çalışmaları devam ediyor, 6 katlı manastırın çok kısıtlı bir bölümünü gezebiliyoruz. Ama yeter! Bulutların üstünde bu efsunlu yerde olmak bile yeter. Şapel var, fresklerle bezenmiş. Fresklerin katman katman yapıldığı düşünülüyor, kök boyalarla asırlara meydan okurcasına boyanmış, çok güzel. Lakin, bu büyülü duvarlarda her dilde yazı bulmak mümkün ve vatandaşlarımızın aşklarının ve varlıklarının kanıtları süslüyor ne yazık ki paha biçilmez freskleri. Süleyman’ın eşini ne çok sevdiğini, Aysel’in soyadını hep duvarlardan öğreniyoruz. Başı çalınmış ikonaların acaba ne amaçla başsız bırakıldıkları üzerine düşüncelere dalıyoruz. Manastır’dan çok zor ayrıldım, basamaklardan inerken bile kare kare fotoğraf çektim. Deli gibi deliyim işte. Çıkışta mısır satan çocuklardan mısır aldık, yolda şelalelerin dibinde inip fotoğraf çektim. Suların içine atlayacam tutmayın beni çığlıklarıyla yeri göğü inlettim. Bu da böle bi deli diyip beni dikkate almadılar bile.

O geceyi Trabzon’da geçirdik, ertesi gün ise Rize Ayder’e doğru yola çıktık. Ayder yaylası bir çok pansiyonun ve otelin yer aldığı, konaklama açısından elverişli ve çok güzel bir yer. Turistik olması sebebiyle biraz pahalı… Lakin şelale manzaralı köy kahvaltısı yapmak ve o harika balın tadına bakmak her türlü ücrete değer. Ayder’in kaplıcası da meşhurmuş, kaplıcayla hiç işim olmaz! Kahvaltımızı yapıp Kavrun yaylasına çıkmak istiyoruz. Yaylaya çıkmadan önce Çamlıhemşin’e özgü puşimi bağlıyorum başıma en mavisinden. Yayladan 2 saat yukarda buzul gölleri olduğunu biliyorum ve oraya yürümek istiyorum. Yaylaya korkunç bir yoldan Ford minibüsle çıkıyoruz. Minibüsü kullanan laz uşağu gerçekten iyi şöför. Yol o kadar kötü ki her an sağdaki uçurumdan yuvarlanabiliriz ama bir yandan o kadar güzel ki o yeşilliğin içinde zevkten de ölebiliriz.
Kavrun yaylasına vardığımızda ne yazık ki yoğun sis vardı. Yoğun sisin altında göle yürüme iddiam bile olamazdı. Yakındaki bir dereyi takip ederek biraz tırmanmaya kadar verdik. Tırmanış esnasında aşağıdan silah sesleri gelmeye başladı (gerçekten tırstırıcı çünkü dağa çıkıyorsun ve aşağıdan silah sıkıyorlar, sis var, her an ölebilirsin) Korkup aşağıya indik ve insanlara sorduk neden silah atıldığını. Ve şunu gördük: Kavrun yaylasının halkı geçimini turizmden kazanmasına rağmen turistlere karşı çok öküzce davranabiliyor. Önce silahı kimsenin atmadığı söylendi, sonra burada herkes silah atar kimse ölmedi dediler, sonra zaten tam havaya sıkılıyor bişey olmaz gelmez o kurşun size falan dediler. Biz de olmaz öyle, havaya sıksanız bile sapıp gelebilirdi, niye böyle yapıyorsunuz dedik, adamlar tam öküz çıktı “ Bunca senedir bişey olmadı bilmemne bıdı bıdı..” Biz de o zaman şikayet edeceğiz dedik ve arbede yaşandı. Adamın teki kendi burnuna yumruk atıp kanattı ve eşimi kendisinin burnuna yumruk atmakla suçladı. Sonra bir amca ortalığı sakinleştirdi. Lakin ben ilk defa öküzün ne demek olduğunu gördüm, tam anlamıyla! Çıkarılan sonuç: Bir daha asla Kavrun yaylasına gitmeyeceğim ve hatta insanları gitmemeleri yönünde uyaracağım.
Kavrun’dan aynı minibüsle indik. Ayder’de kendi aracımıza geçtik. İşte bu dönüş esnasında ekibi Fırtına deresi parkurundan Zilkale’ye gitmeye ikna ediyorum. Zilkale’den sonra Palovit şelalesi var, orayı görmek isteğimi de açıkça belli ediyorum. Fırtına deresinin üstünde dünyanın en estetik, en sevilip kucaklanası taş köprüleri var. Hepsi eski, hepsi yeşilli, hepsi beni bulunduğum asırdan koparıp kadim dünyaya ışınlayan cinsten. Bütün köprülerde inip fotoğraf çekebilirim, hepsinin taşlarıyla konuşabilirim ama yalnız değilim. Keşke yalnız olabilseydim, keşke!

Fırtına vadisine Ayder’den döndüğünüz yolda Konaklar mahallesi var. Burada kendine özgü bir mimari üsluba sahip birbirinden güzel evler bulunuyor. Ahşap ve taş işçiliğinin özenle harmanlandığı evlerin hikayesi de ilginç. Zamanında iş yokluğundan Rusya’ya çalışmaya giden yöre halkı Rusya’da pastacılık öğrenmiş ve gelirken sanatlarıyla birlikte evlerinde kullandıkları malzemenin bir kısmını getirmişler. Evler muhhteşemdi. Yeşillerin ortasında birer mücevher gibi…
Vadinin içlerinde Zilkale’ye ulaşıyoruz, kale restorasyon nedeniyle kapalı. Zilkale hakkında http://tr.wikipedia.org/wiki/Zilkale dan bilgi edinebilirsiniz. Kalenin içini görmeyi çok istememe rağmen bu mümkün olmuyor ve Palovit’e giden yolu anlatan belgeyi de bulamayınca kös kös Ardeşen’e dönmek zorunda kalıyorum/ kalıyoruz.
Bir sonraki gün erken saatte uyanıp Artvin yollarına düştük. Karagöl veya Macahel’e uğrayıp köye gitme isteğimiz bir rahatsızlık yüzünden ertelendi ve doğrudan köye gittik naaabalım. Artvin’in merkezi sahilde değil, 60 km kadar içerde ve yüksek. Hopa sahil şeridinde. Hopa’dan Borçka’ya varılıyor. Borçka’dan sonra Cankurtaran geçidinden iç kesime geçiliyor. Bu geçitten taş atmak adettenmiş, attık biz deJ
Daha sonra Ardanuç üzerinden köye ulaştık. Beratlı köyü olarak anılan bu köyde şu anda 3 aile kalmış yaşayan. Eşimin büyük amcasının evinde kaldık bir kaç gece. Burda tuvalet ve banyo sıkıntısını bi de ineklerin kokusunu bi de nükseden alerjimi saymazsak mutluydumJ Sanırım yeterince açıklayıcı olmuşturJ Bir çok akrabayla tanışıp cici gelin oldum J Aferin bana! Genelde herkes beni güzel buldu (tip olarak Karadeniz halkına hiç benzemediğime veriyorum ben bunu), bir teyze “pek bi çocukmuş” dedi ben de 26 yaşında olduğumu söyledim, çeşitli anılarım oldu anlayacağınızJ Bu esnada başka bir köyde de kaldık ve bir gün de yaylaya çıktık. Yayla denilen yer ormanların arasında kalmış çayırlar ve bir kaç yayla evinden ibaret. Toros yaylalarıyla kıyaslayamadım bile. Lakin dağların arasından görülen vadiler ve havanın muhteşemliği beni biraz sakinleştirdi.

Yayla aynı windows masa üstü resmine benziyordu, hatırladıkça hala gülüyorum.Ayrıca ömrümde görmediğim kadar çok ineği ve danayı bu yaylada müşahade ettim.

Birkaç gün boyunca köyler ve yaylalarda akrabalarla haşır neşir olduktan sonra dönüş yoluna geçtik. Dönüşte neyse ki Karagöl’e uğrayabildik. Karagöl’e Borçka’dan gidiliyor ve 20 km güzel 6-7 km berbat bir yolu var. Karagöl ve ona varış yolu gerçekten inanılmazdı. Yine her taraftan akan sular, irili ufaklı şelaleler ve yüksek ağaçlar…

Karagöl milli park, içinde geceliği 20 YTL olan bir pansiyon bile var. Ayrıca çadır kuranlar da vardı. Allah’ım en büyük hayalim çadır ve kamp hayatı ama şu durumda her halde 10 sene gerçekleştiremeyeceğim. Çamurlu patikalarda yürüdük. İki tane göl var aslında, biri daha arkada, ikisi birbirine küçük bir dere ile bağlanıyor. Karagöl sanırım volkanik göl, gerçekten kara ve saydam, ışığı çok enteresan yansıtıyor. Gölde bir kaç saat geçirmek istediğim halde yalnız olmamamdan kaynaklanan bir erken ayrılış yaşadık ve Akçaabat’ta köfte yiyene kadar durmadık. Sonra kendimi yine dut bahçesinde buldum ve o gece akşam yemeği yememe gerek kalmadı.
Eşimin ailesini Ş.karahisar’da bırakıp ertesi gün İstanbul’a dönüşe geçtik. Dönüş yolu Amasya’nın içinden geçince Amasya’da öğle yemeği yemeye ve Kral Kaya Mezarları’nı gezmeye karar verdik. Amasya o gün çok ama çok sıcaktı. Ben ki sıcaktan pek etkilenmem ne de olsa Adana-İzmir çocuğuyuz ama Amasya anamı ağlattı. Kaya mezarları sıcakta çok daha sıcak olmaları sebebiyle beni çok etkilemedi. Aslında müzeye gidip oradaki mumyaları görmek güzel olabilirdi ama o gün müze kapalıymış.

Amasya evleri çok güzel. Nehir boyunca sıralanmış bakımlı evler ve hemen yukarılarındaki kaya mezarları şehri çok farklı bir hale getiriyor. Gerçekten görmeye değer. Ama mümkünse gün batımı vakti gidilmeli. Kaya mezarlarına çıkan merdivenlerin başında kermes kurulmuştu. Yöreye özgü boncukların fotoğrafını çektim.

Karadeniz sahilyolunda ilgimi çeken şeylerin başında “Laz müteahhit” kavramı geliyor. Bütün sahil şehirleri birbirinden çirkin binalarla bezenmişti. İstanbul’daki çirkin binaların kim tarafından yapıldığı kolaylıkla anlaşılıyordu. O güzelim dağların ve çay arazilerinin arasına bulundukları yerle alakası olmayan kocaman apartmanlar konduran kişilerin ruhu olduğuna inanmıyorum.
Bir gezi yazımızda burada sona eriyor.
Hepiniz hoşçakalınJ