Turuncu ve Mavi

Maviden kopamayan bir turuncu öyküsü…

Kasım, 2008 için Arşiv

Mavi şeker

Yazan: kisd Kasım 28, 2008

Ah tatlım benim ne şekersin sen!

Bir kaç gündür hareketlerini fark ediyordum, hatta 2-3 gündür çok uzun süre hissettiriyorsun kendini. Özellikle akşam 9-10 arasında epey hareketli oluyorsun. Ya da belki gündüz de hareket ediyorsun ama işten sıyrılıp ancak seni o zaman fark edebiliyorum. Sevgili mavim, muhtemelen mavi renginin dalga boyundan epey uzakta senin enerji rengin. Muhtemel bir kırmızı veya turuncusun. Yine de hevesimi alana kadar mavi olarak çağrılacaksın:) Bu mavi nedir, bir gün onu da anlatacağım.

Canım pıtpıtcanım, dün akşam aramızdaki ilişkiyi iletişim boyutuna da taşıyabildik sonunda. Ki benim ilişkilerde en elzem gördüğüm nokta iletişimdir. Dün akşam, yatağıma erken bir saatte uzanmış Tracy Hogg okurken o minicik “pıt” içimde yankılandı. Hep aynı noktaya pıtpıt yapıyorsun. Ben de sana pıt yaptım, iki parmağımın ucuyla usulca. Ve sen biraz durduktan sonra yine pıtladın. Bir kaç kez aynı noktadan ritim çalıştıktan sonra bu sefer başka bir noktaya tıkladım. Ve sen beni şaşırtarak, beklentimin aksine benim tıkladığım noktaya çok yakın başka bir yere dokundun. Halbuki beklentim hep vurduğun noktaya tıklaman yönündeydi. Şaşırdım. Sen tahmin ettiğimden çok daha fazla bilgiyle donanmış durumdasın. Beni ağlattın dün akşam.

Nasıl bir insan olacağını o kadar merak ediyorum ki. Acaba babanın gözleri gibi sonsuz bir zümrüt yeşili gözlere sahip sarışın tatlı bir bonus mu yoksa benim gibi tipik bir Akdeniz çocuğu mu olacaksın? Dalgalı siyah saçların ve iri kahverengi gözlerinle siyah zeytin mi diyecekler sana? Kaşif mi olacaksın, girişimci mi, gezgin mi, kitap kurdu mu, tembel bir miskin mi, enerjik bir atlet mi, matematiği mi seveceksin edebiyatı mı? Kim olacaksın? Sana nasıl yardım edebiliriz bebeğim?

Seni çok seviyorum küçük tatlı mavim. Turkuaza kaydı rengin, seni çok seviyorum. Maaile, örgü kapluşunla birlikte bekliyoruz gelmeni :)

resim-089

Yazı kategorisi: Uncategorized | 3 Yorum »

Her şey mavi…

Yazan: kisd Kasım 25, 2008

Küçücük tulumlar, badiler, çoraplar… Mavi mavi masmavi…

Bebeğim boncuk mavi…

Dün akşam arkadaşım bizim için aldığı bebek kıyafetlerini gösterirken dalıp gittim. Çok garip hissediyorum kendimi bu sıralar. 5 ay sonra dünyaya bir insan adayı daha gelecek. Onun insan olması için gerekli eğitimi verme sürecinde epeyce sorumluluk sahibiyim. Bazen korkuyorum çünkü nasıl bir bebekle karşılaşacağım belirsiz. Kimi zaman güveniyorum kendime, kolaylıkla her yere uyum sağlama huyum geliyor aklıma…

Dün akşam o minicik mavi kıyafetleri incelerken inanamadım hayatın akışına. İzmir’de yalın ayaklı serseri bir lise öğrencisi… İstanbul’da dolu dolu üniversite… sonrasında evlilik… uzak bir kıtada 1 sene… işle dolu dolu geçen 3 sene derken şimdi hayatın yeni bir dönemine geçiyorum. En kritik geçişin de bu olduğunu hissediyorum.

Rüyamda gördüm onu, ufacık ve maviler içindeydi. Bir kaç günlüktü. Uyuyordu. Belki şimde de uyuyordur içimde, benimle şimdi. Benimle 18 haftadır. 18 haftadır annesiyim. Bu çok tuhaf.

İnsan adayı yolculuğuna çıktı. İnsan olma yolunda ona destek olma şerefi de benim payıma düştü. Bense kocaman açılmış meraklı gözlerimle ne olacağını bilemez bir halde bekliyorum.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 3 Yorum »

Çocuk İstismarına SON!

Yazan: kisd Kasım 19, 2008

http://kampanya.annecocuk.com/

T.B.M.M. Başkanlığı’na,
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na

Son zamanlarda çocuklara yönelik cinsel tacizler ve tecavüzler daha da artan ve kanımızı donduran gelişmelerle devam ediyor ve maalesef olan bitene hep birlikte tanıklık ediyoruz. Tanıklık ettikçe suç ortaklığımız çoğalıyor ve bizler artık ne tanık ne de suç ortağı olmak istiyoruz.

Cinsel istismar ve tecavüz, yalnızca bedende değil, ruhsal yapıda da derin yaralar açar ve tedavi edilmezse ömür boyu sürecek psikolojik rahatsızıklara neden olur.

1923 yılında yayınlanan ‘Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi’nde, çocukların “yaşama, gelişme, beslenme, yardım görme, istismardan korunma” hakları güvence altına alınmış ve Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından 1931 yılında imzalanmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul’u Tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni de Türkiye de dahil olmak üzere yaklaşık 142 ülke imzalamış ya da onay ve katılma yoluyla taraf devlet durumuna gelmiştir. Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 2 Ekim 1995′te uygulamaya başlamıştır.

Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre;

* 18 yaşına kadar herkes “Ç o c u k t u r “.
* Çocuk , yaşla ve olgunlaşma ile gelişen ihtiyaçlara sahip bi r “b i r e y d i r”.
* Çocuk hakkında alınan her kararda çocuğun “g ö r ü ş ü” alınmalıdır.
* Çocukla ilgili her işlemde ” çocuğun yüksek yararı ” gözönünde bulundurulmalıdır.
* Çocuklar herhangi bir “a y r ı m c ı l ı ğ a” maruz kalmaksızın “e ş i t” olarak “d o ğ u ş t a n” haklara sahiptirler.
* Anne-baba “s o r u m l u l u ğ u” esastır. Devletler anne babanın bu sorumluluğunu yerine getirmesine destek olmalı, anne babanın sorumluluğunu yerine getirmedikleri durumlarda sorumluluğu devir almalıdırlar.

Ülkemiz, bu konuda taraf olmasına, gerekli imzaları atmasına rağmen maalesef gerekli düzenlemeleri yapamadığı gibi gerekli yaptırımı da uygulayamamaktadır.

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Fakirlik

Yazan: kisd Kasım 19, 2008

Bu sabah erken uyandım.

Bu sabah metroda dağıtılan gazeteyi almadım.

Bu sabah Ezginin Günlüğü’nü dinledim metroda. Yağğğmur yağğğsaaaaaa….

Bu sabah blogspottaki müziklerimi wordpresste nasıl göstereceğimi düşündüm, bulamadım. Sanırı wordpressin bazı kabiliyetleri kazanması için benim para kaybetmem gerekecek. Hala düşünüyorum.

Bu sabah fakirliği düşündüm. Her çeşit fakirliği… Bir lokma ekmek bulamayanlardan tutun da zihni çorak toprağa dönmüş olanlara kadar… Sonra fark ettim ki bu gazeteler, bu televizyon, bu medya… zenginleştirme iddiasıyla fakirleştiriyor beni.

Bu akşam muhtemelen bir süre komşuda oturacağım çünkü anahtarımı evde unuttum.

Bu akşam televizyonu açmayacağım, kitaplarım melûl…

Bu akşam İncesaz’ı koyacağım Cd çalara, akrilik boyaları sevip sevip açacağım ve bembeyaz bir tuali renklerle buluşturacağım.

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Uçup uçup konan

Yazan: kisd Kasım 14, 2008

Bir uğur böceği gibiii

Sana şans diledi, ve gitti!

———-

Bebek beklediğimi öğrendikten yaklaşık 2 hafta sonra ekip liderimizin işten ayrılacağı gerçeğiyle başbaşa kaldım. Onun işten ayrılması benim ekip lideri olmam manasına geldiğinden paniğe kapıldım. Sağlıklı, normal bir insan olsam âlâ… Ama bu halde o kadar zor ki… Özellikle son iki gündür, işlerin yoğunluğundan, ekibi yetiştirme sorumluluğundan ve gidene kadar bitirmem gereken işlerden o kadar bunaldım ki… İstediğim tek şey İzmir’de Kızlarağası hanında en sevdiğimle birer Türk kahvesi içmek şu anda. Hayal bile kuramaz oldum. İşin hayatımızın her anını kaplamasına artık dayanamıyorum. Ya da 3-4 senede bir ortam – şehir- ülke vs değiştirme hastalığına kapıldım ve duramıyorum. Eşimin yoğun olmasına dayanamıyorum. Tanrım, mütemadiyen ağlamak istiyorum.

Resim yapmayı çok özledim. Yağlıboyaları kaldırdığım gün bir tablom yarım kaldı, ona baktıkça üzülüyorum. Dün internetten akrilik boya sipariş ettim, biliyorum ki yağlıboyanın verdiği hazzı vermeyecek akrilik… Yine de hiç renk olmamasından iyidir dedim. İşin verdiği sıkıntıyı atma sürecinde en büyük yarımcım resimlerim ve müzik idi. Küçük atölyemi o kadar özledim ki…

araba-009

Yeni hayat akşam yemeğinden az sonra dalınan uykularla bezeli… Okumak için sıraladığım kitaplar göz kırpıyor. Gündüz çalışıp akşam da böyle uyuyakaldıkça yapmak istediğim diğer işlere ne zaman sıra gelecek? Hepsi meçhul :) Bebeğimi hissedemiyorum henüz. Orada olduğunu biliyorum ve zihinsel olarak bağlantı kurmaya çalışıyorum kendisiyle. Stresli hayatımın onu etkilemesinden ürküyorum… Halbuki yaz günlerindeki gibi neşeli olsam ne güzel olur. Bir değişiklik lazım kesinlikle. Bir değişiklik bu kilidi açacak!

Geçtiğimiz hafta sonu Tüyap kitap fuarındaydık. Henüz bir kaç fanila ve kızkardeşimin aldığı 2 adet tulumdan başka hiçbir eşyası olmayan bebeğimize bir sürü kitap aldık. Böyle de öncelikleri belirli bir çiftiz işte :) Bebek ve çocuk kitapları, hele de o ilüstrasyonları o kadar hoşuma gidiyor ki… Çizimlerine dalıp her an yeni bir şey keşfetme heyecanıyla çocuk oluyorum kitapları incelerken.

Umarım bu haftasonu deli turuncu derin mavisine kavuşur.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 1 Yorum »

Sağlıklı hamilelik

Yazan: kisd Kasım 13, 2008

Kimi zaman bir karar veririz, o kararın nasıl bir kelebek kanadı olacağını fark etmeden…

Çoğu zaman kendi seçimlerimizi bilinçli olarak yaparız ama bu seçimlerin neleri tetikleyeceğini asla bilemeyiz.

Çoğumuz sadece anı görürüz, pek azımız zamanı görebilir.

Ben sadece tartıda gördüğüm rakama kızıp diyetisyene gittiğim 22 temmuz tarihinin kilo açısından bir dönüm noktası olduğunu düşünedurayım göstergeler farklı şeyler de ima ediyor.

22 temmuz’dan sonraki 1.5 ay boyunca uyguladığım sağlıklı beslenme düzeninin bana sadece ideal kilomu değil aynı zamanda bebeğimi de getirdiğini düşünüyorum. Ve aklıma esip, eh yeter ya ben bir diyetisyene gideyim de ölçülüp biçileyim kararının aslında kocaman başka bir planın parçası olduğunu hissediyorum. Hayatımda ilk defa bir şey için yönlendirildiğimi hissediyorum. Zamanı geldiğinde gelecek olan küçük adam için ne gerekiyorsa yapmışım:)

Şimdi de küçük adamımı beklediğim süre boyunca uygulamam tavsiye edilen beslenme planını paylaşmak istiyorum. Hamilelikte kilo alımı dengeli bir plan dahilinde gerçekleşirse annenin doğum sonrası kilo verme sürecinin ne kadar rahat olduğunu gördüm. Bu konuda araştırma yapanlara da yardımcı olmak istedim.

Kadın doğum doktoruna ilk gittiğim gün bana verdiği listeyi ilk önce diyetisyenime götürüp onayını aldım. İlk 13 hafta listeyi uygulayamadım, zaten hem doktor hem de diyetisyen beslenme düzenini oturtmak için bulantıların geçmesini beklemem gerektiğini, bulantılar geçene kadar da ne yiyebiliyorsam onu yememi tavsiye etmişlerdi.

Benim bulantılarım erken başladı, 6.haftanın başında… Herkes gibi sabah değil daha ziyade öğleye doğru ve akşam üstü bastırıyordu. Genelde istifrağ ile sonuçlanıyordu… Tiryakisi olduğum çaydan tiksindim, süt ve yumurtayı haftalarca tüketemedim. Bunların hepsi normal.

Bulantının ilk haftası resmen aç gezdim, kavun, üzüm, beyaz leblebi, yeşil elma, çubuk kraker… evet bütün yiyebildiklerim bu kadar idi.

Bulantının ikinci haftası teyzeme taşındım. Yemek çeşitliliği olduğunda bir miktar yiyebildiğimi keşfettim. Makarna, haşlanmış patates, salatalık, ekşi çorbalar, kuru baklagil yemekleri… yiyebildiklerim arttı. 2 hafta boyunca öğle yemeğinde kaşarlı tost-ayran, akşam yemeğinde ise midemi kaldırmayan ne bulursam onları yedim. sabah kahvaltısında yiyebildiğim tek üçlü ise: karpuz-peynir-ekmek idi.

Bulantının dördüncü haftası eve geri döndüm, 1 ay boyunca eşim yemek yaptı. İnternetten yemek tariflerine bakıyorduk, ben yiyebileceklerimi söylüyordum, eşim de pişiriyordu. Bu dönemde mutfağa giremedim çünkü herşey iğrenç kokuyordu. Öğle yemeklerini kokular yüzünden dışarda yiyemediğim için şirkete tost söylüyordum. Akşam yiyebildiklerimi fikir vermesi açısından yazıyorum: Yeşil mercimek çorbası (bol limonlu), yayla çorbası, tarhana çorbası, bulgur köftesi, mercimek köfte, kıymalı makarna (soğuk), patates salatası.

Hamileliğin 13. haftasında bulantılar ve iştahsızlık yavaş yavaş kayboldu. Bundan sonra aşağıdaki listeye göre düzgün beslenebilirdim.

KAHVALTI:

  • 1 su bardağı süt
  • 1 yumurta veya 1 kibrit kutusu kadar peynir
  • 2 dilim ekmek
  • 1 yemek kaşığı pekmez veya bal veya reçel
  • 1 adet meyve veya meyve suyu
  • Ihlamur veya bitki çayı (adaçayı hariç)

k.i.s.d.in notu: Ben kahvaltıda süt içemiyorum, o yüzden sütü kahvaltıdan 1 saat sonra işyerinde içiyorum. Ekmeği çavdarlı veya tam buğday unlu tercih etmek daha güzel olur. Çünkü hamilelik nedeniyle yavaşlayan bağırsakların lifli gıdalar tüketilerek çalıştırılması gerekiyor.

 

ARA ÖĞÜN: 1 porsiyon meyve

 

k.i.s.d.in notu: 1 porsiyon meyve ölçüsünü BURDA bulabilirsiniz. Kuru kayısı ile ceviz, badem veya fındık kombinasyonu yapıyorum genelde.

 

ÖĞLE:

  • 60-80 gr etli yemek (3 köfte+sebzeli tabak da olabilir) veya 1 tabak kurubaklagil yemeği
  • 4 dolu yemek kaşığı pilav veya makarna
  • 1 küçük kase yoğurt (125 ml)
  • 1 dilim ekmek
  • 1 porsiyon meyve

 k.i.s.d.in notu: Bebeğin gelişimi için hayvansal protein çok çok önemli. Bizim kalsiyum depolarımız için de yoğurt ve süt çok çok önemli. Normalde et yemeyi sevmediğim halde her gün et yiyorsam sadece bunun içindir:) Etten sıkıldığım zaman nohut, fasülye, mercimek gibi alternatifleri tercih ediyorum. Balık da çok güzel bir alternatif tabii ki. Karbonhidrat miktarını kısıtlı tutmakta fayda var. Dilerseniz 1 dilim ekmek yerine daha çok pilav veya makarna veya 1 kase çorba da olur.

 

ARA ÖĞÜN: 1 bardak süt veya sütlü kek veya muhallebi , 1 porsiyon meyve

 

Bu ara öğünü öğleden sonra 2 ara öğün olarak da algılayabiliriz. Öğle yemeğini 12-1 arasında yiyorsak 14:30 civarında meyve, 17:00 de süt ara öğünü yapabiliriz.

 

AKŞAM:

  • 1 kase çorba
  • 80 gr et veya etli sebze yemeği
  • Mevsim salata (az yağlı)
  • 1 dilim ekmek
  • 1 porsiyon meyve

 

YATARKEN: 1 bardak süt veya 1 küçük kase yoğurt

 

Umarım bir fikir verebilmişimdir.

 

Herkese iyi günler.

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , , , | 3 Yorum »

Yeni Hayat

Yazan: kisd Kasım 11, 2008

Bir kitap okudum ve hayatım değişti… cümlesi ile başlar Orhan Pamuk’un bu kitabı… Bu cümleyi kendim için özelleştiriyor ve diyorum ki: Bir test yaptım ve hayatım değişti.

Nasıl?

Karadeniz gezisinden döndüğümüzde ağustos ayını ortalamış bulunuyorduk. Eşime gezide yaşanan aksilikler nedeniyle kızgın ve sıcaklardan ötürü bezgindim. Günler günleri kovalarken kızgınlık geçti ama bezginlik geçmedi. Yorgunluk her geçen gün artarken ben bu hali 58 kilodan 54 kiloya düşme çabalarıma ve sıcağa bağlıyor ama akşam 9da salonda sızıp kalmaya bir açıklama bulamıyordum. Sonra iştahsızlık, halsizlik ve biraz bulantı eklendi sıkıntılara. En sevdiklerimden kivi yemem konusunda gelen yoğun baskılar bile işe yaramıyordu, garip bir şekilde kiviyi görünce midem bulanıyordu. Bu şekilde bir kaç hafta geçirdikten sonra aklım başıma geldi ve bir test aldım.

Testi bir pazar öğleden sonrası uyguladım. Kısa bir bekleyiş sonunda görünen çift çizgi herşeyi açıklıyordu. Şaşkınlıktan mı, mutluluktan mı, yoksa artık başımı alıp evi terketmek gibi bir lüksüm kalmadığından mı bilmem oturup yarım saat ağladığımı hatırlıyorum. Anne olmayı hep çok istedim, beklemediğim bir anda çok istediğim bir şeyin mucizevi bir şekilde başıma gelmesi çok garipti.

Sonrası bilindiği gibi, bir kaç hafta yoğun mide bulantısı, iştahsızlık.. İlk haftalardan itibaren çok zor birşeymiş annelik… 6 hafta boyunca o kadar az şey yiyebildim ki her gün biraz daha küçüldüğümü, yüzümün kaşık kadar kaldıüını sıkça duyar hale geldim. Mutfağa giremediğim için evin yemek işlerini hayatında yumurta bile kırmamış olan eşim üstlendi. Bu konuda oldukça da başarılı oldu kendisi. Gerçi bulantı dönemi biter bitmez herşey eski tas eski hamam oldu ama zor dönemde bana bakması bile yeter diyorum şimdilik. Sonra normale döndü hayat… Ve bu esnada sürekli değişen düşünceler… Artık benden bağımsız gelişen yeni bir hayat… Bir daha alıp başımı İzmir’e kaçamayacağım, kendime ait düşler kurarken yalnız olamayacağım yeni bir hayat… Nasıl bir hayat olacağını o kadar merak ediyorum ki!

Zamanla alıştım yeni halime. Kendimden önce bebeğimi düşünmeye… İyi bir doktor bulundu, zaten diyet nedeniyle sağlıklı bir düzene oturmuş beslenme düzeni bebek için tekrar gözden geçirildi, yoracak ağır işler belirsiz bir tarihe ertelendi, evi pislik götürse de umursanmamaya başlandı. Titiz bir insan olmamanın nemasını böyle dönemlerde alıyoruz:) Son durumum:16+3 (16hafta 3 günlük) erkek bebek :) Yavaştan hazırlanmaya başlanan bir alışveriş listesi… Henüz dışardan bakıldığında hamile olduğu anlaşılmayan bir kızceğiz:) Toksik olduğu için uzak durmak zorunda kaldığım yağlı boyalarım…

Bakalım nasıl olacak bu yeni hayat. Nasıl bir anne olacağım? Benim gibi deli bir kadının çocuğu olmaya dayanabilecek mi ufaklığım? Hep beraber göreceğiz.

Yazı kategorisi: Uncategorized | 6 Yorum »

Hey gidi Karadeniz

Yazan: kisd Kasım 11, 2008

Aslında gönül çok daha detaylı ve yürüyüş içerikli bir Doğu Karadeniz turundan bahsetmek isterdi. (bkz Bukla Tur) Oysa, işin içine aile mevhumu girdiğinde ne yazık ki planlar istediğimiz gibi olmuyor. Günlerce uğraşarak hazırladığınız gezi planlarının büyük kısmını rafa kaldırıp 8 günlük gezinin 2 gününü gönlünüzce geçirmekle iktifa edebiliyorsunuz. Neyse ki “oraya gitmişken bilmemkimlere de uğrayalım, köye gitmişken 3 gün kalmazsak olmaz”larla dönüşüm geçiren gezimin bana kalan kısımları da oldukça unutulmazdı. Serzenişlerle doluyum ama ne yapayım. Yaşadığım anlardan keyif almaya çalıştım herşeye rağmen. Yeni makinamın tadını almaya, acele hareket ettirenlere rağmen doyasıya fotoğraf çekmeye, “Bizim köyümüz burdan güzel” denmesine rağmen Rize’nin hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri olduğuna inanmaya sabırla, ısrarla devam ettim. Orada olduğum süre boyunca yoğun olarak hissettiğim duygu şu idi: orası çok güzel, bambaşka, uzak bir ülkeydi ve ben oraya ait değildim. Oraya ait olmamakla birlikte büyük bir arzuyla oranın bir parçası olmak istiyordum. O unutulmaz tatlı rüzgarın saçlarımın arasından geçtiği her an, hafif serin havanın tenimi pütür pütür yaptığı her saniye yaşadığım güzelliği uzatma çabama şahit oldu. Baktığım her yerden akan berrak sular, az insan, az araba ve bol yeşil… Vadiler ve en sevdiğim dağlar…

 

Yüksek dağlarda söylemeyi hayal ettiğim türkü ve Karadeniz şarkılarıyla bezenmiş, emeklerle hazırlanmış bir CD eşliğinde bir yolculuk… Sağımda deniz solumda yeşil bir yolculuk…

 

Geziye Şebinkarahisar’dan başladık. İstanbul’dan 14 saat süren otomobil yolculuğumuz esnasında güneş kremi sürmeyi unuttuğumdan sağ kolum sol koluma nazaran iki ton koyu J Üstelik kolumda çiller.. Genelde İç Anadolu’nun kuzeyinde gerçekleşen yolculukta akarsu boylarında yer yer ağaç toplulukları gözlenmekle birlikte çorak ve sıkıcı kısımlar da vardı. Coğrafya dersinin iyi anlaşılması için ülke turu yapılması gerektiği kanaati bende hasıl oldu. Zira ülkenin en azından bir bölümünün tarım ve hayvancılık haritasını çıkarabilirim diye düşünüyorum. J Şebinkarahisar’da anneannenin evine vardığımızda bahçedeki dut ağaçları nedeniyle benim diyet yalan oldu.

dut1

 

Orada kaldığım günler boyunca fırsat buldukça çıktığım dut ağaçlarından beni indirmek için çok uğraşlar verildi. Şebinkarahisar Giresun’a bağlı bir ilçe ama iç anadolu bölgesinde yer alıyor. Çorak arazilerin ortasında akan bir ırmağın yakınına kurulmuş. Irmağın etrafı yeşil olmakla birlikte ilçenin geneli kurak. Lakin havası ve suyu çok güzel bir memleket. Havada hiç nem yok ve nefes alırken oksijeni iliklerinize kadar çekebiliyorsunuz. Ayrıca geceleyin o kadar çok yıldız topladım ki avuçlarımdan taşanları çok sevdiğimin avuçlarına aktarmak zorunda kaldım.

 

Şebinkarahisar’da görülmeye değer bir kale var. Kale çok yıpranmış olmasına karşın bulunduğu tepenin manzarası şahane. Tepe oldukça geniş bir araziye hakim olduğundan dört bir yanı, yani tüm ihtişamıyla Karadeniz’e çıkan geçitleri ve dağları ve değişik kahverengi tonlarında arazileri görebiliyorsunuz.

kale2

 

Atlas dergisi fotoğraflarına benzetilen Canon 40D şaheseri bir fotoğraf…

kale1

 

Bir-iki günlük mola ve akraba turundan sonra Trabzon’a doğru yola çıktık. Eğribel ve Gümbet yaylalarından geçerek sahile vardık.

 

Akçaabat sahilinde Nihat Usta isimli temiz ve özenli personele sahip olan mekanda fotoğrafını çekmeyi unuttuğum köfteleri lüplettikten sonra Maçka ilçesi sınırlarında bulunan Sümela manastırına doğru yolculuğumuza başladık. Manastır, Trabzon merkezinden yaklaşık olarak 60km içerde, dağların arasında, aklımı kaybettiğim bir yerdeydi. Oraya gideniniz olursa aklımı bulursa bi zahmet getirebilirse sevineceğimJ Sümela’ya doğru çıktıkça bunaltıcı hava yerini tertemiz miss gibi oksijenle dolu serin havaya bırakıyor. Sağa-sola nereye baksanız bir pınar, bir dere, küçük bir şelale görüyorsunuz. Ağaçlar o kadar farklı bir yeşille gülümsüyor ve pusların içinde herşey öyle masalsı bakıyor ki acaba bir efsaneye mi düştüm diye kendi kendinize soruyorsunuz. Bence gotik, ilham verici, sisli, ıslak ve koyu yeşil bir dünyaydı orası. Manastıra yaklaştıkça, ulaşılmaz bir yükseklikte, insanların erişemeyeceği bir inziva dünyasında olduğumu hissederken dünyadan kopuşuma şaşırdım ve orada kalmak için bana yalvaran içsesime hak verdim.

sumela1

 

Manastıra gidiş için 2 yol var. Biri araba yolu ki manastıra 15 dk yürüyüş mesafesine kadar getiriyor sizi. Diğeri de yaya yolu dedikleri… esasında 1.5 kmlik bir keçiyolu. Masalsı bir patika olduğunu öğrenip oradan çıkmak istedim ama ekürilerim izin vermedi. Sonuç olarak araba yolundan gidip 15 dk yürüdüm sadece. Ama asırlık köknarların köklerine basarak geçmek çok ilginç ve unutulmaz bir deneyim olarak kazındı belleğime.

 

sumela5

 

Tarihçesine http://www.sumelamanastiri.net/tarihce/tarihce.htm dan ulaşabileceğiniz Manastır’da restorasyon çalışmaları devam ediyor, 6 katlı manastırın çok kısıtlı bir bölümünü gezebiliyoruz. Ama yeter! Bulutların üstünde bu efsunlu yerde olmak bile yeter. Şapel var, fresklerle bezenmiş. Fresklerin katman katman yapıldığı düşünülüyor, kök boyalarla asırlara meydan okurcasına boyanmış, çok güzel. Lakin, bu büyülü duvarlarda her dilde yazı bulmak mümkün ve vatandaşlarımızın aşklarının ve varlıklarının kanıtları süslüyor ne yazık ki paha biçilmez freskleri. Süleyman’ın eşini ne çok sevdiğini, Aysel’in soyadını hep duvarlardan öğreniyoruz. Başı çalınmış ikonaların acaba ne amaçla başsız bırakıldıkları üzerine düşüncelere dalıyoruz. Manastır’dan çok zor ayrıldım, basamaklardan inerken bile kare kare fotoğraf çektim. Deli gibi deliyim işte. Çıkışta mısır satan çocuklardan mısır aldık, yolda şelalelerin dibinde inip fotoğraf çektim. Suların içine atlayacam tutmayın beni çığlıklarıyla yeri göğü inlettim. Bu da böle bi deli diyip beni dikkate almadılar bile.

 sumela3

O geceyi Trabzon’da geçirdik, ertesi gün ise Rize Ayder’e doğru yola çıktık. Ayder yaylası bir çok pansiyonun ve otelin yer aldığı, konaklama açısından elverişli ve çok güzel bir yer. Turistik olması sebebiyle biraz pahalı… Lakin şelale manzaralı köy kahvaltısı yapmak ve o harika balın tadına bakmak her türlü ücrete değer. Ayder’in kaplıcası da meşhurmuş, kaplıcayla hiç işim olmaz! Kahvaltımızı yapıp Kavrun yaylasına çıkmak istiyoruz. Yaylaya çıkmadan önce Çamlıhemşin’e özgü puşimi bağlıyorum başıma en mavisinden. Yayladan 2 saat yukarda buzul gölleri olduğunu biliyorum ve oraya yürümek istiyorum. Yaylaya korkunç bir yoldan Ford minibüsle çıkıyoruz. Minibüsü kullanan laz uşağu gerçekten iyi şöför. Yol o kadar kötü ki her an sağdaki uçurumdan yuvarlanabiliriz ama bir yandan o kadar güzel ki o yeşilliğin içinde zevkten de ölebiliriz.

 

Kavrun yaylasına vardığımızda ne yazık ki yoğun sis vardı. Yoğun sisin altında göle yürüme iddiam bile olamazdı. Yakındaki bir dereyi takip ederek biraz tırmanmaya kadar verdik. Tırmanış esnasında aşağıdan silah sesleri gelmeye başladı (gerçekten tırstırıcı çünkü dağa çıkıyorsun ve aşağıdan silah sıkıyorlar, sis var, her an ölebilirsin) Korkup aşağıya indik ve insanlara sorduk neden silah atıldığını. Ve şunu gördük: Kavrun yaylasının halkı geçimini turizmden kazanmasına rağmen turistlere karşı çok öküzce davranabiliyor. Önce silahı kimsenin atmadığı söylendi, sonra burada herkes silah atar kimse ölmedi dediler, sonra zaten tam havaya sıkılıyor bişey olmaz gelmez o kurşun size falan dediler. Biz de olmaz öyle, havaya sıksanız bile sapıp gelebilirdi, niye böyle yapıyorsunuz dedik, adamlar tam öküz çıktı “ Bunca senedir bişey olmadı bilmemne bıdı bıdı..” Biz de o zaman şikayet edeceğiz dedik ve arbede yaşandı. Adamın teki kendi burnuna yumruk atıp kanattı ve eşimi kendisinin burnuna yumruk atmakla suçladı. Sonra bir amca ortalığı sakinleştirdi. Lakin ben ilk defa öküzün ne demek olduğunu gördüm, tam anlamıyla! Çıkarılan sonuç: Bir daha asla Kavrun yaylasına gitmeyeceğim ve hatta insanları gitmemeleri yönünde uyaracağım.

 

Kavrun’dan aynı minibüsle indik. Ayder’de kendi aracımıza geçtik. İşte bu dönüş esnasında ekibi Fırtına deresi parkurundan Zilkale’ye gitmeye ikna ediyorum. Zilkale’den sonra Palovit şelalesi var, orayı görmek isteğimi de açıkça belli ediyorum. Fırtına deresinin üstünde dünyanın en estetik, en sevilip kucaklanası taş köprüleri var. Hepsi eski, hepsi yeşilli, hepsi beni bulunduğum asırdan koparıp kadim dünyaya ışınlayan cinsten. Bütün köprülerde inip fotoğraf çekebilirim, hepsinin taşlarıyla konuşabilirim ama yalnız değilim. Keşke yalnız olabilseydim, keşke!

 

taskopru2

Fırtına vadisine Ayder’den döndüğünüz yolda Konaklar mahallesi var. Burada kendine özgü bir mimari üsluba sahip birbirinden güzel evler bulunuyor. Ahşap ve taş işçiliğinin özenle harmanlandığı evlerin hikayesi de ilginç. Zamanında iş yokluğundan Rusya’ya çalışmaya giden yöre halkı Rusya’da pastacılık öğrenmiş ve gelirken sanatlarıyla birlikte evlerinde kullandıkları malzemenin bir kısmını getirmişler. Evler muhhteşemdi. Yeşillerin ortasında birer mücevher gibi…

 

Vadinin içlerinde Zilkale’ye ulaşıyoruz, kale restorasyon nedeniyle kapalı. Zilkale hakkında http://tr.wikipedia.org/wiki/Zilkale dan bilgi edinebilirsiniz. Kalenin içini görmeyi çok istememe rağmen bu mümkün olmuyor ve Palovit’e giden yolu anlatan belgeyi de bulamayınca kös kös Ardeşen’e dönmek zorunda kalıyorum/ kalıyoruz.

sumela-ayder-192 

 

Bir sonraki gün erken saatte uyanıp Artvin yollarına düştük. Karagöl veya Macahel’e uğrayıp köye gitme isteğimiz bir rahatsızlık yüzünden ertelendi ve doğrudan köye gittik naaabalım. Artvin’in merkezi sahilde değil, 60 km kadar içerde ve yüksek. Hopa sahil şeridinde. Hopa’dan Borçka’ya varılıyor. Borçka’dan sonra Cankurtaran geçidinden iç kesime geçiliyor. Bu geçitten taş atmak adettenmiş, attık biz deJ

 

Daha sonra Ardanuç üzerinden köye ulaştık. Beratlı köyü olarak anılan bu köyde şu anda 3 aile kalmış yaşayan. Eşimin büyük amcasının evinde kaldık bir kaç gece. Burda tuvalet ve banyo sıkıntısını bi de ineklerin kokusunu bi de nükseden alerjimi saymazsak mutluydumJ Sanırım yeterince açıklayıcı olmuşturJ Bir çok akrabayla tanışıp cici gelin oldum J Aferin bana! Genelde herkes beni güzel buldu (tip olarak Karadeniz halkına hiç benzemediğime veriyorum ben bunu), bir teyze “pek bi çocukmuş” dedi ben de 26 yaşında olduğumu söyledim, çeşitli anılarım oldu anlayacağınızJ Bu esnada başka bir köyde de kaldık ve bir gün de yaylaya çıktık. Yayla denilen yer ormanların arasında kalmış çayırlar ve bir kaç yayla evinden ibaret. Toros yaylalarıyla kıyaslayamadım bile. Lakin dağların arasından görülen vadiler ve havanın muhteşemliği beni biraz sakinleştirdi.

yayla11

Yayla aynı windows masa üstü resmine benziyordu, hatırladıkça hala gülüyorum.Ayrıca ömrümde görmediğim kadar çok ineği ve danayı bu yaylada müşahade ettim.

 artvin-151

Birkaç gün boyunca köyler ve yaylalarda akrabalarla haşır neşir olduktan sonra dönüş yoluna geçtik. Dönüşte neyse ki Karagöl’e uğrayabildik. Karagöl’e Borçka’dan gidiliyor ve 20 km güzel 6-7 km berbat bir yolu var. Karagöl ve ona varış yolu gerçekten inanılmazdı. Yine her taraftan akan sular, irili ufaklı şelaleler ve yüksek ağaçlar…

karagol4

Karagöl milli park, içinde geceliği 20 YTL olan bir pansiyon bile var. Ayrıca çadır kuranlar da vardı. Allah’ım en büyük hayalim çadır ve kamp hayatı ama şu durumda her halde 10 sene gerçekleştiremeyeceğim. Çamurlu patikalarda yürüdük. İki tane göl var aslında, biri daha arkada, ikisi birbirine küçük bir dere ile bağlanıyor. Karagöl sanırım volkanik göl, gerçekten kara ve saydam, ışığı çok enteresan yansıtıyor. Gölde bir kaç saat geçirmek istediğim halde yalnız olmamamdan kaynaklanan bir erken ayrılış yaşadık ve Akçaabat’ta köfte yiyene kadar durmadık. Sonra kendimi yine dut bahçesinde buldum ve o gece akşam yemeği yememe gerek kalmadı.

 

Eşimin ailesini Ş.karahisar’da bırakıp ertesi gün İstanbul’a dönüşe geçtik. Dönüş yolu Amasya’nın içinden geçince Amasya’da öğle yemeği yemeye ve Kral Kaya Mezarları’nı gezmeye karar verdik. Amasya o gün çok ama çok sıcaktı. Ben ki sıcaktan pek etkilenmem ne de olsa Adana-İzmir çocuğuyuz ama Amasya anamı ağlattı. Kaya mezarları sıcakta çok daha sıcak olmaları sebebiyle beni çok etkilemedi. Aslında müzeye gidip oradaki mumyaları görmek güzel olabilirdi ama o gün müze kapalıymış.

 

amasya3

 

Amasya evleri çok güzel. Nehir boyunca sıralanmış bakımlı evler ve hemen yukarılarındaki kaya mezarları şehri çok farklı bir hale getiriyor. Gerçekten görmeye değer. Ama mümkünse gün batımı vakti gidilmeli. Kaya mezarlarına çıkan merdivenlerin başında kermes kurulmuştu. Yöreye özgü boncukların fotoğrafını çektim.

amasya1

 

Karadeniz sahilyolunda ilgimi çeken şeylerin başında “Laz müteahhit” kavramı geliyor. Bütün sahil şehirleri birbirinden çirkin binalarla bezenmişti. İstanbul’daki çirkin binaların kim tarafından yapıldığı kolaylıkla anlaşılıyordu. O güzelim dağların ve çay arazilerinin arasına bulundukları yerle alakası olmayan kocaman apartmanlar konduran kişilerin ruhu olduğuna inanmıyorum.

 

Bir gezi yazımızda burada sona eriyor.

 

Hepiniz hoşçakalınJ

 

 

Yazı kategorisi: Uncategorized | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

Elveda blogger

Yazan: kisd Kasım 11, 2008

Bloggera işyerinden bağlanamama derdinden wordpress’e geçerek kurtulmuş olmayı umuyorum.

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;