Müzeler arası seyahat acentası
06 Oca 2012 Yorum yapın
Günlerden dün idi ve elcağızı kapıya sıkışan Cevdet kuzusu Science Museum ile buluşmuştu. Müzenin ilk katındaki envai çeşit uzay araçlarinin, astronot maketinin ve onların yanındaki alakasız arabaların, öncesinde büyük buharlı motorların tamamını incelemiş ve en son kendi yaşına uygun olarak tasarlanmış keşif odasında iyice yorulmuştu. Yorgun Cevdet, Cevdet’in en sevimsiz kimliklerinden biridir, karşılaşmak istemezsiniz. Buna “aç Cevdet” tribi de eklenince pusetine koyayım açık havaya çıkıp bir kaç yüz metre yürüyeyim de uyusun planları kurmaya başlarız hain hain. O gün de öyle oldu. Kabanını giymeye ikna olması için penyesiyle dışarı çıkardık. Sonrası bilinen öykü, değil, Doğal Tarih Müzesi balonları dağıtan sempatik bir amcanın eşimin eline balon tutuşturmasıyla olay ilginç bir hal aldı. Cevdet ve balonu uyumaktan vazgeçmişler konuşmaya başlamışlardı. En azından sevimliydiler ve bu halleriyle bir kaç metro durağı ötedeki British Museum’a ulaşırken belki yolda uyurlardı.
Londra metrosu (Piccadily line-tube denen yer) bebek arabalı insanlar için insan haklarına aykırı bir yer. 1928 yılında yapılmış duraklar ve tüneller görünce bunu anlayışla karşılayabiliyorduk gerçi. Yine de içinde Cev olan puseti iki tarafından kavrayıp taşırken önümüzden çekilmeyen “kaba turistler” hayatı çekilmez hale getirebiliyordu. Neyse ki Cevdet uyumadan British museuma yakın olan Holborn durağıan vasıl olmuştuk. Puseti kavrayıp günyüzüne çıkınca gözümüze bir Lübnan restoranı ilişti. HIBA. Bizden kaçmaz, hemen gittik yerleştik. Siparişi verdik. Uyanık ve aç Cevdet, uyanık ve tok Cevdet oldu bu sayede, en azından. Porsiyonların devasa boyutta olması dışında bir sorun yaşamadık, konuksever Arap garson abi Cevdet’i memnun etmek için çıkarken bir dilim de baklava ikram etti.
Acaba sonra ne oldu?
Cevdet baklavasını yer, balonunu severken pusetinde… uyudu. Annesi ve babası British Museum’u huzur içinde gezebildi.
British Museum, İngilizlerin tarihi başarılarından biri olsa gerek. Bazı devlerler çeşitli savaşlarla birbirine girmiş, herşeyden bihaber, kendinden bihaber deviniyorken usulca yanaşılıp aşırılan binlerce güzellik burada dinleniyor. Aklınıza gelebilecek her medeniyetten iz bulabiliyorsunuz.
British Museum’u gezmesi yorucu, öyle böyle değil labirent gibi bir bina. O yüzden gitmeden önce internet sitesinden veya bir bilenden müzedeki eserlerin içeriği hakkında bilgi alıp öncelikli odalarınızı belirlemelisiniz. Müzeye girdiğinizdeki enerji seviyeniz gezdikçe düşecek, o yüzden ilk önce en çok görmek istediğiniz yerleri gezin.
Biz önce Antik Mısır’a ait eserlerin, heykellerin sergilendiği 4 nolu odaya girmişiz (asansör arıyorduk aslında). Ordan Mısır, Suriye, İran, Irak derken Türkiye’yle kavuşup antik çağlardan kalma buluntularımızla selamlaştıktan sonra haritayı algılar seviyeye geldik. 3. kattaki Mısır buluntularına çıkmayı bu aşamadan sonra başardık. İnsan ve hayvan mumyaları, Mısır’a ait kültürel enstrümanlar, bazı yerlerde Hz. Musa’yı kovalayan firavun olduğuna dair bahisler çıkan (hatta bir de belgeseli olan) erkek cesedi burada yer alıyordu. Bu cesetten etkilenmemek çok zor. Dizlerini karnına çekmiş, başı yana doğru hafif dönmüş, sanki yüzünü avuçlayacakmış gibi bükülmüş elleri. Bana ürkütücü gelen şey ise, bütün mumyalar ve cesetler ve dahi kemikler, hepsi bir zamanlar bizim gibi bir insandı ve öldükten binlerce yıl sonra bir müzede gelip geçenin hayret etmesi için mi yaşıyorlardı? Üzülüyorum. Onların yerinde olmak istemezdim sanırım.
Mısır buluntularından sonra 21 nolu odaya, Halikarnas Mozolesini ve Fethiye’den götürülen mezar odayı görmeye indik. Halikarnas mozolesinin bütün kabartmaları 21 nolu odada sergileniyor, tapınağın kendisi değil sergilenen aman bizim gibi şaşırmayın nerde sütunlar diyerek. Hemen yanındaki odada ise Fethiye’de bulunduğu belirtilen 5m. yüksekliğinde 1-2 metre genişliğinde kral mezarı var. Sağlam çalışmış arkadaşlar, biz uyurken…
2 saat kadar sürede uzak doğu ve afrika uygarlıkları hariç heryeri gezebildik ama çok da yorulduk. Müzeden çıktığımızda hava kararmıştı zaten. Sürüne sürüne metroya gittik ve 45 dakikalık metro+otobüs yolculuğu sonrasında eve ulaştık.
Nehrin kıyısındaki bu güzel evi ve burda içtiğim İngiliz çaylarını sanırım hiç unutmayacağım…






